CEMİL BAYIK: BU BİR İŞGAL VE MANDALAŞTIRMA HAREKATIDIR

0 252
image_pdf

İŞGALE KARŞI DİRENİŞİMİZ HER YERDE SÜRECEKTİR

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Bu bir işgal harekatıdır. Bir mandalaştırma harekatıdır. Siyasi olarak da Başûrê Kurdistan’ın iradesinin teslim alınmasıdır. Savaş sürdüğü müddetçe de Kürt halkının direnişi her yerde sürecektir. Xakurkê’de de Behdinan’da da Dersim’de de Serhat’ta da, her yerde de sürecektir. Röportajın ikinci ve son bölümünde Cemil Bayık sorularımıza şu cevapları verdi.

RÖPORTAJ: İKİNCİ BÖLÜM

Türk devleti, 1983’ten itibaren “sınır ötesi” operasyonlar yaptı, hepsine şaşaalı isimler verdi ve hiçbirinden de umduğunu bulamadı. Süpürge, Sızma, Çelik, Atmaca Tokat, Balyoz, Çekiç, Murat, Sandviç, Güneş gibi… Şimdi de ‘Pençe’ adını koymuş. Son iki yıldır Türk devleti, kademe kademe işgal ederek yerleşmeye, yerelde de işbirlikçiliği tüm unsurlarıyla geliştirmeye çalışıyor. Öncelikle belirleyici farklılıkları anlatır mısınız?

Önceden Hareketimize darbe vurmak için bu operasyonlar yapılıyordu. Bu yönüyle de her fırsatta Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin gelişmesini engellemek için bu operasyonlar gerçekleştiriyordu. Fakat Ortadoğu’daki 3. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte politikasını değiştirmiş bulunuyor. Önceki operasyonlar 20. yüzyılda kurulan dengeler ekseninde, 20. yüzyıl Ortadoğu statüsü ekseninde bu saldırılar yürütülüyordu. O zaman mevcut sınırlar, mevcut statüler kabul edilerek bu saldırılar yürütülüyordu. 3. Dünya Savaşı’yla birlikte durum değişti, Ortadoğu’da eski dengeler yıkıldı. Eski dengelerin yıkıldığı süreçte de Kürtler önemli bir güç olmaya başladılar. Türk devleti bu ortamda Kürt sorununu çözerek, kendisini demokratikleştirerek yeni Ortadoğu düzeninde, sisteminde bir yer alma yerine; Kürt sorunu çözmüş olarak demokratik gücüyle Ortadoğu’daki yeni düzenin parçası olma yerine; Kürt sorununu çözemediğinden ve demokratik zihniyette olmadığından şimdi hem Kürt halkının özgürlük mücadelesini ezmek istiyor hem de Ortadoğu’da yıkılan eski dengeler yerine kurulacak dengelerde kendisini yayılmacılık temelinde daha etkin kılmak istiyor. Aslında bunu Tayyip Erdoğan açıkça söyledi. Lozan anlaşması bir başarı değildir, dedi. Böylelikle Lozan’da çizilen sınırları tanımadığını belirtti. Bu çerçevede de Türkiye’nin sınırlarının Halep’ten, Kerkük’ten geçtiğini vb. şeyler söyledi. Bunu 1919’da Sivas Kongresinde kabul edilen Misakı Milli çerçevesinde belirtmiyor. Çünkü o zaman Misakı Milli Kürtlerle Türklerin ortak vatanıydı. Kürtler özerk yaşamlarına kavuşacaklardı. Bu çerçevede Türklerle Kürtler işgal altında olan Misakı Milli’yi kurtaracaklar ve ortak vatanda iki halkın birliğine dayalı bir devlet olunacaktı. Bu açıdan da Kürtlüğün inkarı yoktu.

Geçtiğimiz günlerde Binali Yıldırım İstanbul seçimlerinde Kürt oylarını etkilemek için birinci mecliste Kürdistan ve Laz mebusları da vardır demesi bugün izledikleri politikayla ters bir durumu ifade etmektedir.  Bugün AKP iktidarı 1920’deki ilk meclisteki yaklaşımı kabul etmiyor. Aksine 1924’ten sonra yürütülen soykırım politikasında ısrar ediyor. Kürtler inkar edilerek Misakı Milli denilen alanlarda kendi yaymak istiyor. Nasıl ki Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı olarak görüyorsa şimdi eski Misakı Milli denilen sınırları da Türk uluslaşmasının yayılma alanı olarak görüyor. Bu kadar saldırganlığının bir boyutunu da bu eksende görmek gerekiyor. Ortadoğu’da eski dengeler yıkılıp yeni denge ve statüsüne kavuşurken Türk devleti hem Kürtleri ezmek istiyor -çünkü Kürtler güç sahibi olmuş, eski dengeler yıkılırken yeni dengelerde yer alabilir, özgürlüklerini kazanabilir- hem de yapabilirse ve gücü yeterse yeni Osmanlıcılık hayali olan yayılmacılığını gerçekleştirmek istiyor. Bugünkü yeni Osmanlıcılıkta Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki zihniyet yok. Bugünkü zihniyet o dönemdeki zihniyetten daha da geridir. O zaman Osmanlı’da bugünkü gibi bir milliyetçilik yoktu. Osmanlı farklı milletlerin çatısıydı. Şimdi farklı milletlerin çatısı değil; tamamen Türklüğün hakim olduğu, diğer kimliklerin de soykırıma uğratıldığı yeni bir Osmanlı hayal ediliyor. Ama sırası gelince Osmanlı dönemimizde bütün kimlikler yana yana yaşıyordu -Hristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler, Kürtler, Araplar, Rumlar, Bulgarlar- biçiminde Osmanlı’daki bu durumu överken, şimdi yeni Osmanlıcılıkta Osmanlıda olmayan milliyetçiliği, şovenizmi, farklı halkları tümden ortadan kaldırma politikasını şimdi Türk devleti uyguluyor. Türkiye’nin sınırlarını genişletirken tabi Kürtleri de yok etmek istiyorlar. Kobanê savaşı olurken ne denildi, orası Kobanê değil Ayn El Arap’tır. Kerkük krizi yaşandığında orası Türk şehridir vb. şeyler söylendi. Türk devletinin yeni saldırılarının farkını böyle görmek gerekiyor.

Diğer taraftan da bu yayılma politikası çerçevesinde bu yayılmasına destek veren bir Kürt işbirlikçiliği var. Rojava’da, Êfrîn’de ENKS denen kesimlerin neler yaptıkları ortadadır. Herhangi bir güçleri yokken güya Êfrîn’de çetelerle işbirliği yaparak Êfrîn’i sahibi olacaklardı. Ama şimdi orada Kürtler soykırıma uğratılıyor. Bu işbirlikçilikte kendisinin olmuyorsa hiçbir Kürt’ün de olmamalı gibi dünyada görülmedik bir ihanet düzeyi var. Şimdi de Başûrê Kurdistan’ın işgalinde KDP kullanılıyor. KDP gerçekten çok güncel, dar yaklaşımlarla Türk devletinin bu politikalarına alet oluyor. AKP-MHP ittifakı eğer yapabilirse Suriye’nin bir bölümünü kendi topraklarına katmak istiyor. Siyasal koşullar uygun olduğu takdirde bugünkü imkanlarına ve işgal güçlerine dayanarak Başûrê Kurdistan’ı kendi topraklarına katmak istiyor. Böyle bir politikası var. Ama bu olmazsa da şu anda Başûrê Kurdistan’da bir tampon bölge kurmaya çalışıyor. Teknik imkanlarını da kullanarak sınırları tümden kapatmaya çalışıyor. Düşünün İran sınırının tümünde ve Suriye’de boydan boya duvar örüyor. Başûrê Kurdistan dağlık alan olduğu için böyle bir duvar örmeye çok fazla elverişli değil, diğer taraftan gerilla da izin vermiyor. Ancak işgal saldırılarıyla şimdilik bir tampon bölge kurmak ve sonra da bu işgalini tüm Başûrê Kurdistan’a yaymak istiyor. Artık KDP’yle hangi gizli ilişkiler kuruldu, KDP’ye hangi sözler verildi, bunları da bilmiyoruz. Tabi KDP Türk devletinin sözlerine nasıl inanıyor, nasıl inanarak bu operasyonlara ortak oluyor, bunları da gerçekten bilemiyoruz.

KDP bugün Türk devletine dayanarak Irak’ta politika yürütüyor. Irak’a karşı Türk devletini kullanıyor. YNK’ye karşı Türk devletini kullanıyor. Zaten Kürt Özgürlük Hareketine karşı Türk devletiyle birlikte bir politika yürütüyorlar. Türk devletinin bu yeni saldırıları bir yönüyle de 3. Dünya Savaşı koşullarında Türk devletiyle KDP ilişkilerinin farklılaşmasının sonucu ortaya çıkıyor. Önceden ortak hareketler yapıyorlardı, belli darbeler vurmak istiyorlardı. Her ikisi de kendi etki alanını genişletmek için böyle bir politika yürütüyordu. Şimdi sadece gerillaya darbe vurma ekseninde ilişkiler sürdürülmüyor. Irak politikası, Ortadoğu politikası ekseninde böyle saldırılar yürütülüyor. Türk devleti de bu politikalar ekseninde belli alanlara yerleşmeye çalışıyor. Nasıl ki birçok yerde üs varsa şimdi bu üslerini yeni yerler işgal ederek yaygınlaştırmaya çalışıyor. Bu aslında giderek bütün Başûrê Kurdistan’a hakim olma politikasına dönüşecektir. Nitekim Halk Savunma Merkezi Komutanı arkadaşımız Murat Karayılan bunların bir saldırı değil, Başûrê Kurdistan’ı işgal harekatı olduğunu söyledi.

Artık Türk devletinin Başûrê Kurdistan’a yönelik politikalarını sadece bir saldırı değil, bir işgal harekatı olarak görmek gerekiyor. Yine bazı kesimlerin Xakurkê işgalini küçümsemesi var. Öyle küçümsenecek bir harekat değildir. Çünkü tüm imkanlarını, güçlerini kullanarak belli yerleri işgal etmek istiyor. Kuşkusuz bunun seçimle de bağı var. İstanbul seçimlerini kazanmak AKP iktidarı için çok çok önemli. Bu nedenle bunu da propaganda yaparak şovenist, milliyetçi kesimlerin oyunu almaya çalışıyor. Daha önce Xakurkê alanının önemli ve stratejik tepelerinden olan Lelikan’ı KDP’nin izni ve desteğiyle işgal etmişti, şimdi Şekif’i işgal etmeye çalışarak alan hakimiyetini artırmak istiyor. Bu yönüyle Başûrê Kurdistan’ı işgal etmeye ve Kürt Özgürlük Hareketini tasfiye etmeye yönelik kapsamlı bir saldırı oluyor. Amacına ulaşır mı ulaşmaz mı bu ayrı bir konu. Şimdiye kadar sizin de belirttiğiniz gibi çok operasyon yapıldı ama amacına ulaşmadı. Şimdi amacı değişti, farklılaştı. Bu amaç doğrultusunda işgalini yaygınlaştırmak istiyor. Tabi ki Özgürlük Hareketimizin de buna karşı bir stratejisi, bir taktiği olacaktır. Buna karşı süreklileşen bir mücadelesi olacaktır. Tüm bu saldırılara karşı mücadelemiz ısrarla sürecektir. İşgal saldırılarına mücadelemizi yaygınlaştırarak cevap verilecektir.  Nasıl ki 35-40 yıldır bu saldırılara karşı ısrarla direniyorsak, saldırıların kapsamı, boyutu, amacı ne olursa olsun buna karşı Kürt halkının yüzyıllık özlemine, 40 yıllık mücadelesine dayanılarak direniş sürdürülecektir.

Bir yıl öncesine kadar bizim bildiğimiz; Türkiye’nin Bamernê, Şeladizê, Batufa, Kanimasi, Kiribî, Sinekê, Sirî, Kubkê, Kumri, Koxê Spî, Serê Zêr, Geliyê Zaxo ve Amediyê’de askeri üsleri bulunuyor. Ayrıca Hewlêr, Duhok, Zaxo ve Amediye’de MİT’in şubeleri var. Başika, Soran, Kalaçolan ve Zûmar kampları kuruldu. Harir bölgesindeki eski havaalanı da kamp olarak kullanılmaya başlandı. Süleymaniye, Halepçe, Germiyan hattında ‘eleman’ ve ‘özel şirket’ örtüleriyle gizli hareket eden bazı kurumlar var. Bin 350’den fazla Türk şirketi faaliyet yürütüyor; bazılarının paravan olduğu ve direkt MİT’e çalıştığı ortada. İşin siyasi, kültürel ve ekonomik nüfuz boyutları da cabası. Bu, nasıl bir tablodur ve nereye varacak?

Sizin sorunuz zaten şimdiye kadar var olan işgal harekatının nereye varacağını gösteriyor. Artık Başûrê Kurdistan bir manda haline getirilmiştir. Başûrê Kurdistan şu anda her bakımdan soykırımcı sömürgeci sistemin kontörlü altındadır. Bunu zaten 2017’deki bağımsızlık referandumunda gördük. Türk devletinin nasıl tutum gösterdiğini herkes biliyor. Habur Sınır Kapısı’nı kapatırız, aç kalırlar, dedi. Aslında Xabur’u kapatamazlardı, Xabur’u kapatsa kendi ekonomileri çökerdi ama Türk devletinin, AKP iktidarının niyetini göstermek açısından bu söylem önemlidir. Yine bağımsızlık referandumundan sonra Kerkük krizi yaşandığında bizzat Tayyip Erdoğan Kerkük Türkmen şehridir, dedi. Bu açıdan Türk devleti bu politikalarıyla sen tamamen benim kontrolümdesin, benim politikalarımın dışına çıkamazsın yaklaşımı gösterdi. Şimdi bu kadar askeri üs olacak; bu üsler genişletilecek, Lêlikan ve Şekif’te üs kurulacak, diğer yerlerde üs kurma hazırlıkları yapılıyor. Tüm bunlar aslında Başûrê Kurdistan’ın artık bir işgalden öte tamamen bir manda yönetimi haline gelmesi, bir sömürge haline gelmesini ifade ediyor. Tamamen Türkiye’nin politikalarının etkili olacağı bir Başûrê Kurdistan’ı hedefliyorlar. Türk devleti aslında bu yolla Irak’ı kontrol etmek, İran karşısında da pozisyonunu güçlendirmek istiyor. Bunun yanında tabi ki Kerkük petrolünü tümüyle kontrol etmek istiyor. Türkiye’nin politikaları bunu ortaya koyuyor. KDP de buna alet oluyor. Şu anda KDP’nin politikaları Başûrê Kurdistan’ı Irak’ın değil, Türkiye’nin parçası haline getirmiş durumundadır. KDP’nin Türkiye’yi çeşitli güçlere karşı kullanma politikası Başûrê Kurdistan’ı bu konuma getirmiştir.

Bu kadar Başûrê Kurdistan içine giren bir Türkiye’nin Irak karşısında pozisyonu ne olacaktır? Örneğin Başika Kampından Irak çık demesine rağmen Türkiye çıkmıyor. Bir nevi Türkiye Irak’a açıkça öyle senin sözlerini ciddiye almam diyor. Nitekim bir ara Tayyip Erdoğan Irak başbakanı için sen kimsin, senin etin budun nedir, seni kim ciddiye alır, senin lafının benim için bir anlamı yoktur, demedi mi? Bu açıktan açığa Irak’a senin benim karşımda herhangi bir gücün yoktur, anlamına gelmiyor mu? Bunu biraz da Irak’ın en önemli alanlarının işgal altında tutmasına dayanarak söyledi.

BU BİR İŞGAL VE MANDALAŞTIRMA HAREKATIDIR

Bu açıdan mevcut Başûrê Kurdistan’ın durumunun tartışılması ve değerlendirilmesi gerekiyor. Bu bir işgal harekatıdır. Bir mandalaştırma harekatıdır. Siyasi olarak da Başûrê Kurdistan’ın iradesinin teslim alınmasıdır. Şu anda Başûrê Kurdistan’daki yönetimin gerçekten özgür ve siyasi iradesi var mı bu tartışılır. Sadece KDP’nin konumu bu durumda değil, YNK üzerinde de baskı kuruyor. YNK üzerinde de Türk devleti kendi istediğini yaptırmaya çalışıyor. Zaten YNK ve Goran da böyle bir hükümetin ortaklarıdır. Şimdi bu nasıl bir özgür Kürdistan’dır? Hem de bunu yapan güç Bakurê Kürdistan’da soykırım politikası uyguluyor. Kobanê Kürt şehri değildir diyor. Êfrîn’i işgal ediyor, Rojava’yı işgal etmek istiyor. Bağımsızlık referandumu sırasında ve sonrasında tutum bilinmektedir Böyle bir devletin Başûrê Kurdistan’daki etkinliği söz konusudur. Bu açıdan Başûrê Kurdistan’daki durum gerçekten ciddidir. Bu işgal hareketinin ve siyasi olarak vesayet altına girmenin ilerde yaratacağı sonuçların farkına varılmıyor.

2017’deki referandumda Türk devletinin politikasından ders alınmamış. Bilindiği gibi Türk devleti ordusunu sınıra yığmıştı. Bu açıdan gerçekten insan ne söyleyeceğini bilmiyor. Bu konuyu bizden çok Başûrê Kurdistan’daki siyasi güçlerin, yurtseverlerin, demokratların, devrimcilerin tartışması gerekiyor. Başûrê Kurdistan halkı yurtsever bir halktır. İlk büyük isyan Babanzade isyanıdır. Yine Şex Mahmut Berzanci’nin isyanı vardır. Bu açıdan özellikle Soran bölgesi dış egemenlikleri kabul etmemiş, her zaman direnmiştir. Tarihsel olarak böyle bir halk gerçekliği var. Ama bu işgale karşı bir sessizlik var. Sanki Türk devleti sadece PKK’ye karşı savaşıyor, PKK’den dolayı bu işgali yapıyor. Halbuki Türk devletinin bu politikaları artık Ortadoğu’da yayılma temelinde yürütülüyor. Bu temelde de Kürtlerin her yerde iradesi kırılıp kazanımları ortadan kaldırılmak isteniyor. Bütün Kürdistan alanlarını kendi ulusal yayılma alanı olarak görüyor.  Ulusal yayılma alanı derken de buraları işgal edip Türkleştirmek istiyor. Demografiyi değiştiriyor. Başka toplulukları getirip yerleştiriyor. Türk devletinin stratejik hedeflerinde ve ajandasında Başûrê Kurdistan’ı Kerkük’e kadar işgal etmek, orayı kendi topraklarına katmak istiyor. Bunu yaparken 1919 Misakı Millisinde ortaya konulduğu gibi Türklerle Kürtlerin ortak vatanı biçiminde bir yaklaşım sahibi değildirler. Böyle bir yaklaşım olsa, Kürtlerle Türklerin ortak vatanı biçiminde ele alınsa, Kürtlerin varlığı kabul edilse zaten Türkiye’yle Kürtler arasında bu kadar sorun yaşanmaz. Böyle bir anlayışı olsa ilk önce sorunu Bakurê Kurdistan’da çözer. Bakurê Kurdistan’da Kürt inkarcılığı yapmaz. Kürtleri soykırıma uğratma politikası yürütmez. Başka toplulukları getirip Kürdistan’a yerleştirerek demografyayı değiştirmez. Bu kadar Kürt’ü göç ettirmez. Bu yönüyle Başûrê Kurdistan halkının, siyasi güçlerinin bu durumu tartışması gerekiyor. Eğer bunu tartışmaz ve önlemezlerse kesinlikle iradelerini tamamen kaybederler, askeri ve siyasi vesayet altına girerler. Zaten önemli oranda bu durum gerçekleşmiştir. Eğer bunun önüne geçmezlerse Başûrê Kurdistan’ın tüm kazanımlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelebilirler. Bunu hem Kürtler, hem Irak hem de diğer ülkeler görmelidir.

 Şu anda işgal edilmek istenen yerler stratejik yerlerdir. Bu stratejik yerler alındıktan sonra Türk devletini oralardan çıkarmak kolay değildir. Zaten Türk devleti girdiği yerden kolay kolay çıkmamıştır, çıkmaz da. Hele hele kendine göre güçsüz gördüğü Irak karşısında Başûrê Kurdistan’ı kontrol altında tutacaktır. Yarın ya çıkmayacaktır ya da çıkmamak için çok ağır koşullar ileri sürecektir. Bu yönüyle biz Başûrê Kurdistan halkını bu konuda duyarlı olmaya çağırıyoruz. Bu bir işgal harekatıdır ve özgürlük gerillaları direniyor, bu direnişe Başur halkı da katılması çağrısını yapıyoruz. Gerillanın şu andaki direnişi Başûrê Kurdistan halkının kazanımlarını koruma direnişidir. Başur’e Kürdistan halkı içinde direnmektedir. Bu gerçeklik görülmeli bu direnişe tüm Başûrê Kurdistan halkı katılmalıdır. Başur’e Kürdistan’a yönelik işgal durumunun tartışması çağrısı yapıyoruz. Bu durum sıradan, geçiştirilecek, PKK’ye karşı bir savaştır denilecek bir durum değildir. Başûrê Kurdistan ekonomisini, siyasetini, sosyal ve kültürel yapısını ve yaşamını etkiliyor. Başûrê Kurdistan halkının siyasetinin iradesini kırma harekatıdır. Bunun sonuçları ilerde ağır biçimde görülecektir. Bu ağır sonuçları görmeden, şu anda gerilla direnirken Başûrê Kurdistan halkının, gençlerin, kadınların, siyasi yapıların bir araya gelerek bu işgale karşı çıkmaları ve direnen gerillaya destek vermeleri gerekiyor.

Türk ordusu 27 Mayıs’tan itibaren de yeni bir saldırı dalgası başlattı. Ancak ilk günden itibaren gerilla da yoğun eylemlerle hem bulundukları alana hapsetmeye çalışıyor hem de ağır kayıp verdiriyor. Bu bir buçuk yıldır sahada nasıl bir savaş yaşanıyor?

Daha önce Xakurkê alanının stratejik tepelerinden biri olan Lêlikan işgal edilmişti. Oralara indirme yapıp orada bir üs kurmuşlardı. Ancak gerilla oraya sık sık eylemler yaptı, birçok asker kaybı yaşattı. Bu tabi AKP iktidarının planlarını bozdu. Lêlikan’ı kontrol ederek bütün alanı kontrol edeceğini düşünüyordu. Ancak geçen bir buçuk yılda gerillalar bu alanda askerlere çok önemli darbeler vurdular. Türk askerleri Lêlikan’ın dışına çıkamadı. Zaten helikopterler keşif uçaklarının, savaş uçaklarının kontrolünde inip kalkıyorlardı. Öte yandan bölgede KDP’le işbirliği yaparak varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Ama bu durumu sürdüremez hale geldiler. Bu bakımdan da işgalini genişletme kararı aldılar. Bu karar uzun süreden beri alınmış bir karar olarak görünüyor. Hava koşullarının müsait olmasıyla keşif uçaklarını kullanma temelinde 27 Mayıs saldırılarını başlattılar. Burada sadece Türk devletine karşı bir savaş verilmiyor. Türk devleti burada KDP’ye dayanarak ayakta kalıyor. Zaten televizyonlara yansıdı; köylüleri dolaşıyor, köylülere ziyafetler veriliyor. Böylece Türk ordusunun KDP ile ilişki içerisinde orada kaldığı çok net anlaşılıyor. Yani KDP’nin işgale karşı bir tutumu yok. İşgale karşı bir tutumu olmadığı gibi köylüleri Türk ordusuna destek olmaya, ilişkilenmeye teşvik ediyor. Bu ilişkilenme nedir; tabi ki gerillalarla karşı savaş olduğuna gör, ajanlık yapılacak, gerillanın yeri konusunda bilgi verme temelinde bir işbirlikçilik yapılacak. Bu ajanlık karşılığında bazıları Türk devletinden para olacak. Parayla satılan insanlar çerçevesinde orada Türk ordusu istihbarat alıp gerillaya darbe vurmak istiyor. Bunu Behdinan’da yapıyor. Behdinan’daki birçok yerde hava saldırılarında yer bilgisinin verildiğini biliyoruz. Bu yer bilgisi verenlerin de MİT ve Parastınla ortak çalıştığını, onlar çerçevesinde gerillanın yerlerinin tespit edilip vurulduğu artık netleşmiş bulunuyor. Bu konuda hiçbir tereddütümüz bulunmuyor. MİT’le Parastın’ın iç içe çalıştığı artık açıktır. Birçok gerilla şehadetinin böyle gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Hatta Parastın Behdinan alanı dışında Kandil ve çevresinde de MİT’e istihbarat vermek için çaba gösteriyor. Öyle ki, PKK ve KCK yönetimlerinin yerlerini tespit ettirip vurdurmak istedikleri bilgileri de alınmaktadır. Zaten ele geçirdiğimiz iki MİT yöneticisi de KDP’nin kendilerine istihbarat konusunda çok yardımcı olduğunu söylemişlerdir.

Şimdi bu durumu Xakurkê ve çevresinde yaratmak istiyorlar. Buna karşı gerillalar direniyor, direnecektir. Türk devleti bütün imkanlarını seferber ederek buralarda kalmaya çalışıyor. Zaten son 4-5 yıldır Çökertme Planı’yla birlikte tümden savaş politikasına yöneldi. Bu temelde Kürtlerin nerede kazanımları varsa saldırıyor. Bakurê Kurdistan’da zaten tam bir faşist diktatörlük uygulanıyor. Milletvekilleri, belediye eşbaşkanları, siyasetçiler cezaevlerinde. Halka ağır zulüm yapılıyor. Kürdistan’ın her yeri yasaklı bölge ilan edilmiş. Aynı politika adım adım Başûrê Kurdistan’ın her tarafında uygulanmak isteniyor. Buna karşı da bir direniş yürütülüyor. Topyekun savaş karşısında da biz de Kürt Özgürlük Hareketi olarak direnişimizi sürdürüyoruz. Bu direnişin sonunda Türk devletinin geldiği askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve diplomatik sorunlar ortada. AKP-MHP iktidarı artık sürdürülemez hale gelmiş. Siyasi çöküntü içine girmiş. Ekonomi çöktü, içerde ve dışarda siyasi desteğini kaybetti. Bu koşullarda bir buçuk yıldır Lêlikan ve çevresindeki işgale karşı büyük bir direniş yürütüldü.  Bu savaşın devam edeceği açıktır. Belki Türk devleti bazı yerleri işgal etmiş olabilir. Ama alanın bütün hepsini kontrol etmesi mümkün değil. Gerilla bu alanları hem çok iyi tanıyor hem de direnme tecrübesi vardır. Bu savaşı yeni taktiklerle, yeni yol ve yöntemlerle sürdürecek ve Türk devleti bu savaşın içinde tüketilecektir. Önder Apo’nun dediği gibi, Türk devletinin savaşla bu sorunu çözmesi, Kürt halkının özgürlük mücadelesini ezmesi mümkün değildir. Savaş sürdüğü müddetçe de Kürt halkının direnişi her yerde sürecektir. Xakurkê’de de Behdinan’da da Dersim’de de Serhat’ta da, her yerde de sürecektir.

Şimdi saldırılarının yoğunlaştırdığı Şekîf Dağı alanının, stratejik önemi var. Buraya yönelik bir saldırının ve yerleşme girişiminin İran’a rağmen olamayacağı ileri sürülüyor. Bu son saldırının İran ile işbirliği veya onun onayıyla yapıldığı konusunda ne düşünüyorsunuz, bu konuda herhangi bir bilgiye sahip misiniz?

Kuşkusuz Şekif, Xakurkê alanı İran için de önemli. Her ne kadar İran’la bizim sorunlarımız yaşansa da İran Xakurkê’de, o alanda Türkiye’nin hakim olmasını istememesi gerekiyor. Normal değerlendirme bu yönlü. Çünkü İran, Türkiye bu alanlara yerleşirse kendisi için hangi sonuçlar doğuracağını bilir, tahmin eder. Ama bunun yanında İran’la Türkiye her zaman Hareketimize karşı çeşitli tutumlar alıyorlar, ortak açıklamalar yapıyorlar. Türkiye’nin açıklamaları oluyor, bunları çoğu zaman İran reddediyor. Bu yönüyle İran’ın nasıl bir politika izlediğini bilmek gerçekten kolay değil. İran çok yönlü politika izleyebilir. İran politika olarak tecrübesi az olan bir ülke değil. 3-4 bin yıllık bir devlet. Dünyanın devlet tecrübesine, diplomatik tecrübesine, diplomatik ve savaş oyunlarına en fazla hakim ülkelerden biri. Bu açıdan İran’ın politikalarının çok yönlü olduğunu söyleyebiliriz. Bir taraftan İran’ın Türk devletinin işgaline destek verdiğini gösteren açıklamalar var. Böyle açıklamalar yapılıyor İran cephesinden. Ama diğer taraftan da İran’ın bu işgale karşı olduğu söyleniyor. Bir taraftan Türk devletine destek vermek diğer taraftan bizi teskin etmek mi amaçlanıyor, bunu bilemiyoruz. Ancak takip ediyoruz. Şu da açık; İran burada Türk devletinin var olmasından rahatsız olur. Ama rahatsızlığını şimdiye kadar açıkça dile getirmemiştir. Böyle bir tepki görmedik. Bundan birkaç ay önce Süleyman Soylu ortak hareket etmede anlaştıklarını söyledi, İran da reddetti. Bu yönüyle çok net bir şey söylememiz mümkün değil. Bunu zaman içinde göreceğiz. Gerçekten İran Türk devletiyle işbirliği yapıyor mu, yoksa Türk devleti esas olarak KDP’yle işbirliği içinde mi bunu yapıyor? Bu zamanla daha iyi anlaşılır. Türk devletinin bu işgalde en azından uluslararası güçlerin sessiz kalmasını sağladığı anlaşılıyor. Ya da yakında İran’a yönelik ABD’nin müdahalesinden söz ediliyor, Acaba ABD’den destek alarak KDP’yle birlikte İran’ı bir de bu yönden sıkıştırmak için mi böyle bir hareket başlatıldı, bunları da bilmiyoruz. Ama bütün olasılıkları dikkate alarak takip ediyoruz.

Bu son saldırı, Türkiye’nin Irak, KDP yönetimi ve İran ile yoğun görüşmeleri ardından geldi. Tarafların duruşunun tarif edebilir misiniz?

Doğrudur. Xakurkê alanının işgalinden önce Irak başbakanı Türkiye’ye gitti, daha sonra Irak cumhurbaşkanı Türkiye’ye gitti. Türk dışişleri bakanı Irak’a gitti, Başûrê Kurdistan yönetimiyle görüşmeler yaptı. İran ile zaten sık sık görüşmeleri oluyor. Dolayısıyla bu görüşmelerde bu işgalin tartışıldığı açıktır. Irak’la sürekli bu tartışmalar yapılmaktadır. Irak kendi topraklarına saldırıları kabul etmediğini, Türk devletinin Başika’dan çıkması gerektiğini söylemektedir. Türk devletinin Başûrê Kurdistan üzerindeki politikalarından Irak hükümeti rahatsızdır. Ancak şu anda Türk devletine açık karşı koyacak, tutum alacak bir pozisyonu da yoktur. Öte yandan kendi içinde sorunlar yaşamaktadır. Yine Türkiye ABD üzerinden PKK’ye karşı savaşa destek almaktadır. Irak da bu nedenle Türk devletinin bu saldırılarına çok fazla ses çıkarmamaktadır. Belki Irak devleti Türk devletinin bu saldırılarını esas olarak kabul etmiyordur. Irak mevcut durumda Türk devletinin ne Medya Savunma Alanları’na saldırısını kabul eder ne Şengal ne de diğer alanlara müdahalesini kabul eder. Irak’ın burada herhangi bir çıkarı yoktur. Ancak mevcut askeri ve siyasi dengelerde çok açık tutum takınma durumu da yoktur. Bu bakımdan sessiz kalmaktadır. Herhalde Irak, biz de PKK’ye karşıyız vb. şeyler söylemektedir. Bu yönüyle bu söylemlerle Türk devletinin saldırılarına meşruiyet kazandırıyorlar. Açık bir siyasi, askeri destek veriyorlar mı, bizim düşüncemize göre vermemeleri gerekiyor. Bunda kendi çıkarları yoktur. Ama devletlerdir, görüşmelerde çeşitli pazarlıklar temelinde farklı ilişkilere de giriyorlardır.

Irak cumhurbaşkanının Türkiye’yle görüşmeleri gerçekten ilginçtir. Seçim öncesinde Irak cumhurbaşkanının MİT ajanı olan, tamamen MİT’le çalışan bir gazeteciye Türk devleti, AKP iktidarı Kürt halkına bu kadar saldırırken, milletvekilleri ve belediye eşbaşkanları dahil binlerce siyasetçiyi tutuklamışken, Başûrê Kurdistan’a işgal harekatlarında bulunurken, Rojava’yı işgal tehdidinde bulunurken, Êfrîn işgal edilmişken, Şehba’ya saldırırken AKP iktidarını öven, AKP yönetimini öven röportajlar vermesi gerçekten anlaşılır bir durum değildir. Devletler arası ilişkiler olabilir. Zaten biz desek de demesek de olur. Buna bir şey diyeceğimiz olmaz. Ama AKP-MHP ittifakına dayalı AKP iktidarının Türkiye’de, Kürdistan’da Kürt halkına ve demokrasi güçlerine karşı yaptığı zulüm ortadayken, Xakurkê’yi, Başûrê Kurdistan’ı işgal etmişken, Şengal’e saldırıyorken, Rojava’da Kürt düşmanlığı yaparken böyle bir röportajla İstanbul seçimleri için övmesi, destek vermesi gerçekten de apolitik bir yaklaşım ve kendi ağırlığına, kendi konumuna çok denk düşmeyen bir röportaj olmuştur. Mutlaka Türk devleti Irak cumhurbaşkanıyla yapılan görüşmelerde de PKK’ye karşı savaştan söz etmiştir. Buralara yöneleceğinden, bunun Irak’a karşı olmadığını, Başur’a karşı olmadığını, PKK’ye karşı olduğu gibi demagojik şeyler söyleyecektir. Türk devletinin farklı söylemde bulunması beklenemez ama Irak cumhurbaşkanının, hele hele Kürt olan cumhurbaşkanının Türk devletinin bu söylemlerinin doğru olmadığını bilmesi, buna göre de daha politik tutum göstermesi beklenirdi. İran’ın tutumu zaten net değil. Bir taraftan Türkiye’yle ilişki içinde, Türkiye’yi ABD’den uzak tutmaya çalışıyor ama diğer taraftan da Türkiye’nin bölgesel düzeyde İran’la her bakımdan karşı karşıya olduğunu biliyor. O yönüyle de Türkiye politikalarına güven duymuyor, mesafeli davranıyor. Böyle ikili bir yaklaşım içinde ama şu açıktır ki; mevcut işgale karşı ne Irak devletinin ne KDP yönetiminin ne de İran’ın bir itirazı olmuştur, sesini yükseltmiştir. Türk devleti tabi bu tür durumlardan da cesaret alarak işgal harekatlarını süreklileştirmekte, daha da pervasız davranmaktadır.

ABD’nin İran’ı çevrelemeye çalıştığı, ABD-Türkiye ilişkilerinde sorunların yaşandığı bir dönemde böyle bir saldırının, uluslararası güçlerle herhangi bir bağı olabilir mi?

Kuşkusuz devletler herhangi bir işgal saldırısı yaptığı zaman bölgedeki etkin uluslararası güçlerin politikalarını gözetliyorlar ve ona göre tutumlarını belirliyorlar. Bu yönüyle bu saldırının uluslararası güçlerden bağımsız olduğu söylenemez. Türkiye ABD’nin, NATO’nun müttefiki. Zaten uzun yıllardır Medya Savunma Alanları’na saldırmaktadır. Bu saldırılarda eskiden ABD, NATO desteğini alıyordu. Bu bakımdan şimdi de bu desteği alıyor. Sorun yaşıyorlar ama her zaman da Türkiye’nin terörizme verdiği mücadeleyi destekliyoruz diyerek bu saldırıları meşru görüyorlar, sessiz kalıyorlar. Belki konjonktürel olarak bu tür saldırılarını istemeseler de genel tutumları ABD’nin, NATO’nun genel tutumu bu yönlü saldırıları meşru görmedir, destek vermedir. Bunu biliyoruz. Öte yandan Türkiye’nin şimdi Rusya’yla ilişkileri sıkı. Sorunları olsa da hala karşıtlığı olsa da birbirlerini kullanma politikası var. Birbirlerini hem kullanıyorlar, hem de birbirlerine karşı bir tutum, bir mücadele içerisindeler. Rusya-Türkiye ilişkilerini böyle görmek gerekiyor. Bu açıdan Türkiye bu saldırıları yürütürken Rusya’nın da sessiz kalacağını biliyor. Öte yandan ABD’nin İran’a yönelik kuşatma yaptığı bu süreçte böyle bir saldırı yapılmasının esas etkeni İran’ı bir de bu alanda sıkıştırmak olabilir. Türkiye ABD ilişkilerinde bu işgalini İran’ı sıkıştırma hamlesi biçiminde gerekçelendirebilir. Bilemiyoruz, ABD bu alanı Türkiye üzerinden İran’a karşı kullanmak isteyebilir mi? Bu da mümkündür. Çünkü İran’ı sıkıştırmak için çeşitli güçleri desteklediği, ilişki içinde olduğu biliniyor.

ABD’yle Türkiye arasında sorunların varlığı biliniyor. Ama bu genel düzeyde bir ABD Türkiye sorunu değildir. Özellikle Suriye’de bu yönlü sorunlar yaşamaktadırlar. Suriye’de Türkiye Kürtlerin herhangi bir hak kazanmasını, elde etmesini istemediği için orada Kürtlere yönelik bir saldırı içinde. Ama diğer taraftan da koalisyon güçlerinin, ABD’nin DAİŞ’e karşı Kürtlerle ortak bir mücadelesi vardı. Böyle bir ilişki ortaya çıkmıştı. Şimdi ABD bu ilişkiyi sürdürmek istiyor. DAİŞ’le birlikte savaştığı güce karşı Türkiye’nin istedikleri doğrultusunda hareket edemiyor. Bunun getirdiği sorunlar var, yoksa Türkiye NATO’dan çıkmış değil. Bölgesel düzeyde NATO politikalarına bağlı durumdadır. Bu açıdan Türkiye bu saldırılarını bir yönüyle de NATO üyesi olmasına dayandırıyor. NATO da geçen yıl açıklama yapmıştı; biz Türkiye’nin sınırlarını savunuyoruz; sınırlarına karşı saldırılarda Türkiye’nin savunmasının arkasındayız demişti. Bu açıdan ABD, Avrupa Kürt politikasını değiştirmediği ve Türkiye’nin yürüttüğü soykırımcı sömürgeci Kürt politikasına karşı çıkmadığı müddetçe bu tür saldırılara karşı çıkmayacağı da bilinmektedir. Eğer Türkiye’nin bu saldırılarını kendi aleyhlerine görseler tutum alırlar. Çünkü hala Irak hava sahası konusunda ABD’nin etkisi ve rolü var. Bu yönüyle hava sahasını kapatabilir, tutum alabilir. Böyle bir tutum almadığına göre Türkiye’nin Başûrê Kurdistan’a saldırısını meşru görüyorlar. Kendi politikaları açısından bir sorun olarak görmüyorlar, hatta Türkiye’ye bu yönlü destek vererek diğer konularda da kendi çizgilerine, politikalarına çekmek itiyorlar.

Kuzey ve Güney’de askeri saldırılarını sürdüren Türk devleti, Kuzey Suriye’de de boş durmuyor. İşgal altında tuttuğu bölgeleri ilhak etmeye, diğer alanlar üzerinde de tehdit oluşturmayı sürdürüyor. İdlib’te ABD ve Rusya ile müttefiklerinin dahil olduğu bir mücadele var. Türkiye’nin buradaki rolü nedir, bu rolünü Kürtlere karşı nasıl muhafaza ediyor?

Şu anda Türkiye Êfrîn, Cerablus, Bab, Mare, Azez bölgesini işgal etmiş durumda. İdlib üzerinde etkinliği var. Aslında Minbic dışında Fırat’ın batısında Türk işgali bulunmaktadır. Bu çetelerin oraları kontrol ettiğini söylemek doğru değildir. Türk işgali altındadır. Türk işgali olmazsa bu çeteler orada barınamaz, barınması mümkün değildir. Bir kere olay ve olguları böyle değerlendirmek lazım. Orda ÖSO var, başka güçler var; öyle değil. Türk devletinin işgali altındadır. Türk devleti çekilse diğer güçler bir gün bile kalamaz. Türk devleti buralardan kolay kolay çekilmez. Zaten şu anda işgal ettiği yerlerde tamamen kendi idari, kültürel, eğitim, sağlık sistemini kuruyor. Okullarda Türkçe öğretiliyor. Bu yönüyle bir yer nasıl işgal edilir ve ilhak edilirse aynı politikayı izliyor. Şu anda Fırat’ın batısındaki durum bu. Burayı Suriye’nin şekillenmesinde pazarlık olarak kullanmak istiyor. Türkiye bu işgalini yaparken şimdi daha iyi anlaşılıyor ki, ABD’nin, Avrupa’nın desteğini alıyor. Hatırlanırsa Türk devleti Êfrîn’i işgal ederken ABD Fırat’ın batısıyla biz ilgilenmiyoruz diyordu. Yani Êfrîn işgaline karşı çıkmamasını, Türk devletinin saldırılarını durdurmamasını böyle ifade ediyordu. Şimdi anlaşılıyor ki sadece sessizlikle destek vermemiş, Türkiye’nin orayı işgal etmesini kendi çıkarına görmüştür.

Şu anda İdlib’e Rusya, Suriye ve İran müdahale etmek istiyor ABD, Avrupa karşı çıkıyor. İnsan trajedisi olur diyorlar. Êfrîn’de sanki insanlık trajedisi olmadı, Êfrîn’de bırakalım trajediyi soykırım oldu. Bu topraklar Kürtlerden arındırılıyor, başkaları yerleştiriliyor. İdlib’te böyle bir durum da yok. Ama ABD, Avrupa İdlib politikası konusunda Türkiye’ye destek vermiştir. Türkiye’nin oradaki çetelerle birlikte orasını işgal etmesini kendi çıkarlarına bulmuştur. Çünkü buradaki Türkiye varlığını, bu çetelerin varlığını Suriye’nin yeniden şekillenmesinde pazarlık gücü, baskı gücü olarak kullanıyor. Bu açıktır. Türkiye’nin Êfrîn’i işgalinde Rusya onay vermiştir, ama şimdi esas olarak bütün Êfrîn, İdlib, Cerablus ve diğer alanları Rusya ve Suriye’nin politikalarına karşı bir askeri ve siyasi alan olarak kullanmaktadır. Bu açıktır. İdlib’te Rusya’nın ve Suriye’nin müdahalesine karşı çıkan esas olarak Türkiye değildir, ABD ve Avrupa’dır; bu gerçekliğin görülmesi lazım. Demek ki ABD ve Avrupa Türkiye üzerinden buralarda Suriye politikasını yürütmek istiyorlar.

Şimdi Êfrînlilerin göç edip yerleştiği köyler ve kamp alanları da yine Türkiye tarafından tehdit ediliyor. Türkiye buraları da işgal etmek istiyor. Aslında buraları da işgal ederek tamamen Halep, yani Suriye üzerinde kontrolü sağlamak istiyor. Rusya ile Suriye güya çetelerin Halep’ten çıkarılması karşılığında Cerablus ve Bab işgaline göz yumdular. İdlib’te Türkiye’nin etkili olmasına göz yumdular. Hatta Êfrîn işgaline sessiz kaldılar. Ama şimdi Türkiye bu politikayı Rusya ve Suriye aleyhine kullanmaya çalışıyor. Bu açıdan Fırat’ın batısında mücadelenin süreceği görülüyor. Kuşkusuz Êfrîn işgal altında olduğu müddetçe Kürtler tabi ki Êfrîn’in kurtuluşu için o alandaki Türk devleti ve çetelerine karşı bir mücadele içinde olacaklardır. Bu amiyane deyimle eşyanın doğası gereğidir. Kürtler, Êfrînliler bu işgali, bu soykırımı kabul edebilir mi? Kürtler Rojava’nın en güzel yeri olan Êfrîn’in işgal altında olmasını ve orada soykırım uygulanmasını kabul edemez. Ama Türk devleti de tabi oradaki işgalini sürdürmek istiyor. Bu açıdan da Türkiye’yle Kürtler orada karşı karşıya gelmeye devam edecektir. Kürtler orada mücadele etmeye devam edecektir. Hatta Bab, Cerablus oralar da işgal edilmiştir. Bu açıdan orada Türkiye’nin bu işgaline karşı ortak tutum takınan her güçle mücadele ederler. Bu da politik mücadelenin gereğidir. Tabi ki Êfrînliler ve Kürtler Türkiye’yi ve çeteleri oradan çıkarmak için Türkiye’nin ve bu çetelerin işgalinden, varlığından rahatsız olan tüm güçlerle ilişki ve ittifak içinde olabilirler. Zaten Kürtler kendi mücadelelerini yürütüyorlar.  Şimdiye kadar bu mücadelede yalnız kalmışlardır. Rusya hala o alanı Türk savaş uçaklarına kapatmamıştır.

Şunu da görebiliriz; Suriye’de İdlib üzerinde şiddetli bir mücadelenin gelişeceği açıktır. Mevcut durumda Rusya ve Suriye’nin bu durumu kabul etmesi mümkün değildir. Ama ABD, Avrupa ve Türkiye de mevcut durumu korumaya çalışıyorlar. Ve bu temelde Suriye ve rejim üzerinde baskı yapmaya çalışıyorlar. Türkiye burada konumunu gelinen aşamada ABD’ye dayanarak sürdürüyor. Bunu Rusya da Suriye de görüyor. Kendilerinin haklı pozisyonunu görerek bu politikaya karşı bir mücadele yürütüyorlar. Bu mücadelenin ne olacağını sürekli gelişen dengelere göre yeni tutumlar, yeni savaşlar ortaya koyar. Ama Rusya’yla ABD burada tümden karşı karşıya gelmek istemiyor, böyle bir gerçeklik de var. Bu açıdan oradaki durum şiddetli bir savaşla çözülür mü bu da kolay değil. Siyasi görüşmelerle nasıl çözülür, bu da kolay değil. Dolayısıyla bir mücadele sürüyor. Bu mücadeleyi sürekli takip etmek önemli, Kürtlerin de ona göre politikalarını belirlemeleri gerekiyor. Kürtler açısından süreci takip ederken bu alanda kesinlikle Êfrîn işgaline karşı mücadeleyi de kesintisiz sürdürmeleri gerekiyor. Êfrîn’in bırakılmayacağının dost düşman herkese gösterilmesi gerekiyor.

Türkiye’nin S-400 konusunda ABD-Rusya dengesinde yapacağı tercih nasıl yansıyabilir?

Şimdi Türkiye Rusya’yı, S-400’leri bir şantaj olarak kullanıyor. Burada Türkiye’nin jeopolitik, siyasi konumunu pazarlıyor. Beni tümden bırakmazlar, benden vazgeçmezler, bu nedenle de ben bu şantajı yapabilirim diyor. Ve bu şantaj çerçevesinde bazı tavizler koparmaya çalışıyor. Ancak bunun da bir sınırı var. Nereye kadar şantaj yapılabilir, nereye kadar dayatılabilir? Artık Türkiye bunun sonuna gelmiş durumda. Çünkü Türkiye’nin NATO’dan çıkması mümkün değil. Bunu Rusya da biliyor. ABD ve Avrupa da biliyor. Bu açıdan herhalde sonunda ABD, Avrupa, NATO Türkiye’ye dayatacaktır. Çünkü Türkiye’nin NATO’dan çıkması, söylendiği gibi keskin bir viraj alması, Rusya’yla müttefik olması mümkün değildir, gerçekleşmez. Çünkü Türk devleti böyle bir keskin tercihte bütün dengelerinin sarsılacağını bilir. Korktukları birçok şey belki o zaman başına gelebilir. Bu yönüyle bir çözüm bulacaklardır. Türkiye hem almak istiyor hem de NATO’yla karşı karşıya gelmek istemiyor. Bunun çözümünü bulmaya çalışıyorlar. Bazıları Türkiye bunu alıp Azerbaycan’a verecek diyor. Bazıları sarayın güvenliği için kullanacak deniliyor. Böyle söylemler var. Ancak NATO ve ABD de kararlı gözüküyor. Eğer gerçekten söyledikleri gibi S-400’ü alması NATO’nun teknik alanı konusunda bir risk, bir tehlike yaratacaksa, bunu Türkiye’ye aldırmazlar. Ama böyle bir şey yoksa o zaman belki bir orta yol bulabilirler. Ama şu açık; Türkiye’nin bu politikalarının bazı olumsuz yansımaları olabilir. AKP-MHP ittifakını, iktidarını zorlayan bir durum ortaya çıkabilir.

AKP-MHP ittifakı Türkiye’nin konumunu ve tüm imkanlarını bir şantaj aracı olarak kullanıyor. Bunun belli düzeyde etkili olduğu da görüldü. En azından bu süreçte Rusya’yla çeşitli işler yaptı, çevirdi. Êfrîn işgalinde Rusya’nın onayını aldı. Rusya onaylamasaydı ne kadar ABD göz yumsa da Türkiye’nin oraya girmesini istese de Türkiye giremezdi. Bu yönüyle şimdiye kadar kullandı. Ama bunun sonuna gelindiği söylenebilir. Fakat Türkiye Rusya’yla ilişkisini bırakmaz. Yani Türkiye’yle Rusya ilişkilerinin belli bir düzeyde sürdürüleceği görülmelidir. Bu ilişkileri hem Rusya hem Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışacaklar. Türkiye birçok zaman kendisini şantaj olarak kullanmıştır. Şimdiye kadar bu politikayı belli düzeyde yürütmüştür. Ancak bu şantaj politikasının uzun süre sürdürüldüğünde ters tepeceği de açıktır. Bunun da belli sınırları vardır. Bu yönüyle S-400 füzesi konusunda esas olarak ABD’nin görüşlerinin ağır basması beklenmelidir. Çünkü Türkiye NATO’dan çıkmayacak, ABD, Avrupa ilişkilerini sürdürmeye devam edecektir. Esas tercihi, politik, ekonomik ilişkileri burayla olacaktır. Ama Rusya’yla da bazı ekonomik, politik ilişkiler sürdürebilir. Artık bunun sınırını Türkiye, ABD, NATO ilişkileri belirleyecektir.

Türkiye’nin bir süre sonra Suriye’deki nüfuzunu kısmen de olsa devam ettirebilmesinin yolunun, ABD ve müttefikleriyle anlaşmasından geçtiği, bunun içinde Kürt karşıtı politikasından vazgeçmesi gerektiği savına katılıyor musunuz?

 Şu açıktır; Türkiye Suriye’deki mücadelede esas olarak Rusya ve Suriye politikasının bir parçası olmayacaktır. Belki Suriye, Rusya ve ABD çelişkisinden yararlanmaya çalışıyor ama esas tercihini ABD’den yana kullandığı açıktır. İdlib’te ABD’nin Türkiye’yi desteklemesi bu gerçekliği gösteriyor. Eğer Türkiye Suriye’de tümüyle ABD’yle karşı karşıya gelse İdlib’teki durumunu koruyabilir mi? Ya da Rusya ve Suriye İdlib’e yöneldiğinde ABD, Avrupa ve NATO bu kadar tepki gösterebilir mi? Bu açıdan tercihinin ABD’den yana olduğu açıktır. Ama Kürtlerin de hak kazanmasını istemiyor. İşte burada gerilim ortaya çıkıyor. Yine burada şantaj politikasına yöneliyor. ABD-Rusya çelişkilerinden yararlanıp orada da kendi politikasını yürütmek istiyor. Ancak şu açık; orada Kürtler direneceklerdir. Kürtler direndiği zaman Suriye’nin dengeleri alt üst olur. Bunu koalisyon güçleri ve ABD göze alamaz. Göze alması kolay değildir. Bu açıdan Türkiye Fırat’ın doğusunu işgal etmek istediyse de bunun yaratacağı sonuçlar koalisyon güçleri ve ABD tarafından kaldırılamayacak düzeyde olduğundan şimdi bir orta yol bulunmaya çalışılıyor. Hem Türkiye’yi memnun edecek, hem de Kürtlerin karşı çıkmayacağı bir çaba yürütülüyor.

Türkiye’nin Bakurê Kürdistan’da Kürt sorununda çözüm yaklaşımı olmadan Suriye ve Kürt karşıtı politikalarını bırakması söz konusu değildir. Bu açıdan hala orada, Kuzey Suriye’de bir mücadele sürüyor. Bu mücadele Kürtlerin kendi kazanımlarını korumayla Türkiye’nin saldırgan tutumu arasındaki mücadeledir. Türkiye Kürt karşıtı politikasından kolay kolay vazgeçmez. Bu açıdan da sürekli kendisini dayatmaktadır. ABD’ye de koalisyon güçlerine de dayatmaktadır. Kendi Kürt politikalarını tüm dünyaya kabul ettirmeye çalışmaktadır. Zaten Türkiye’nin yaşadığı siyasi kriz, diplomasi sorunlarının içerde ve dışarda en temel nedeni Kürt sorunundaki inkarcı ve çözümsüz yaklaşımlarıdır. Bu da bırakılmıyor. Bu açıdan Türkiye Suriye’de kendi varlığını sürdürmek için Kürt karşıtı politikadan vazgeçecek demek de naif bir rasyonel bir düşüncedir. Türkiye’nin uzun yıllardır rasyonel politika durumundan çıktığı, politikaya yapma konumundan çıktığı gözden ırak tutulmamalıdır. Ancak şu bir gerçek; Kürt direnişi sadece Suriye’deki dengeleri alt üst etmez, Türkiye için Kuzey Suriye’yi bir bataklık haline getirebilir. Türkiye’deki politikalar açısından bir kırılma durumu ortaya çıkarabilir. İşte Türkiye bunu göze alamayarak bazı konuları mecburen kabul etmek durumunda kalır. Bu yönüyle Kürtler sağlam durduğunda hem ABD hem de Türkiye Kürtlerin özgür ve demokratik yaşamını kabul etmek mecburiyetinde kalır. DAİŞ’e karşı o kadar mücadele verilmiş, o kadar toplumu örgütlemiş, askeri tecrübesi ve potansiyeli olan Kuzey Suriye halklarının, Rojava devrimcilerinin Türkiye’yi bu Kürt karşıtı bu işgal politikalarından caydıracak bir gücü ve potansiyeli vardır. Türkiye’yi Kuzey Suriye’deki saldırganlığından vazgeçirecek esas etken budur.

‘Güvenli bölge’ meselesinde Türkiye ve Kuzey Suriye’yi uzlaşmaya ikna etme arayışı, hatta ABD’nin arabuluculuk yaptığı basına da yansıdı. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kuzey Suriye’de Kürtler, Araplar, Süryaniler kendi topraklarında özerk bir yönetim kurmuşlardır. Bunu Türkiye topraklarında kurmamışlar, Suriye sınırları içinde kurmuşlardır. Zaten defalarca da kendilerinin Türkiye’ye yönelik bir saldırganlığının olmadığını, aksine Türkiye’nin kendilerine saldırdığını, saldırgan politika izlediğini belirtmişlerdir. Şimdi ABD neyin arabuluculuğunu yapacak? ABD’nin yapması gereken arabuluculuk Türkiye’yi bu saldırgan tutumundan vazgeçirmek olmalıdır. Kuzey Suriyelilerin veyahut da Rojava Devrimi’nin Türkiye’den bir talepleri yok. Kürt sorunu Türkiye’de çözüme kavuşmamıştır. Kuzey Suriye halkları ve Kürtler Türkiye’de Kürt sorununun çözülmesini isterler. Türkiye’nin demokratikleşmesini isterler. Bu doğal bir istektir. Ancak doğrudan Türkiye’ye bir müdahale etme yaklaşımı da politikaları da olmamış. Ancak Türk devleti Kürtlerin özerk yaşamına, kendi kendilerini yönetmelerine karşıdır.

Orada ABD’nin varlığı bulunmaktadır. DAİŞ’e karşı mücadele sürecinde orada belli bir güç konumlandırdı, Kürtlerle belli bir ilişki içinde oldular. DAİŞ’e karşı ortak mücadele verdiler. Aslında DAİŞ’i karada yenilgiye uğratan YPG-YPJ ve QSD güçleri oldu. Şimdi orada Kürtler Kuzey Suriye halklarıyla birlikte özerk sistem kuruyorlar. Suriye’nin demokratikleşmesini istiyorlar. Türkiye ise Arapların, Süryanilerin, Kürtlerin kurduğu bu ortak sistemi terörizmle damgalıyor. PYD, YPG-YPJ teröristtir diyor. Dolayısıyla oradaki Kürtleri terörist ilan ediyor. Bu kavram etrafında oraya saldırma gerekçesi yaratmaya çalışıyor. Böyle bir durum var. Bu durum tabi hem Kürtlerle hem Türkiye’yle ilişkisi olan ABD’yi zor duruma düşürmüş durumda. ABD kendisini zor duruma düşüren bu politik durumu aşmaya çalışıyor. Bu konuda hem Kuzey Suriye yönetimiyle, oranın askeri ve siyasi güçleriyle hem de Türkiye’nin siyasi ve askeri güçleriyle ilişki yürütüyorlar. Bu tartışmalar sonucu bize yansıyan; sınırda beş km’lik bir alanda sınır savunma güçleri yaratılacağıdır. Böyle bir sınır gücü şehirlerde değil, kırsal alanda düşünülüyor. Kırsal alanda beş km. derinliğinde ağır silahların bulundurulmayacağı bir sınır gücünün oluşturulması ve böylelikle bu sınır gücünün oranın yerli unsurlar tarafından korunması ve orayı onların kontrol etmesi tartışması var. Böylelikle Türkiye’nin iddia ettiği tehditleri, iddia ettiği gerekçeleri de ortadan kaldırma hedeflenmiş. Böyle bir proje üzerinde tartışıldığını duyduk.

Orada YPG-YPJ, QSD var, oranın yerli savunma güçleri zaten bunlar. Ancak Türk devleti siyasi baskıyla, şantajla, tehditle Kürtlerin oradaki etkinliğini kırmaya çalışıyor. Güya kendisine tehdit var! Bu ortamda da ABD arabuluculuk yapıyor. Aslında arabuluculuk yapılacak bir durum yok. Türkiye’nin durdurulması gerekiyor. Ama oradaki Kürt siyasi ve askeri güçleriyle bir sınır gücü oluşturma tartışmaları yürütülüyor. Hala da bir sonuca da varılmış değil. Kırsal alanda böyle bir askeri gücü Kürtler kabul edecek mi, kabul etmeleri kolay gözükmüyor. Çünkü buraları mücadele ederek elde etmişler. Oranın zaten halkıdır. Türk devleti böyle bir adım atarak Kürtlerin oradaki askeri ve siyasi gücü konusunda bir tereddüt yaratmaya çalışıyor. Biz de bunları basından izliyor ve takip ediyoruz. Türkiye’nin taleplerinin ya da güvenli bölge denen şeylerin kabul edilmesi zaten mümkün görünmüyor. Çünkü orası güvenli bölgedir. Orada güvenli bölgeden söz etmek aslında orada var olan siyasi iktidarı, siyasi yönetimi, askeri güçleri üzerinde kuşku yaratmaktır. Ancak oradaki devrimci demokratik güçlerin Türkiye’nin bu dayatmalarını kabul edeceğini sanmıyoruz. ABD’nin de dayatmalarını kabul edeceklerini sanmıyoruz. Çünkü kastedilen yerler zaten istikrarlı ve güvenli bölgedir. Savaş sırasında bile göç eden Araplar yada başka halklar buralara yerleşmişlerdir. Güvenliği tehdit edense Türkiye’dir. Biz aslında Türk devletinin her şeyi gerekçe yaparak, nasıl ki Êfrîn’de işgal saldırısı yaptı, Kürtleri yerinden göç ettirerek demografyayı bozup soykırım politikası uyguladıysa aynı şeyi aslında Fırat’ın doğusunda da yaratmak istiyor. Bu açıdan Türkiye’nin yaklaşımlarının Kürt inkarına dayanan, Kürt halkının özgürlük ve demokratik yaşamını kabul etmeyen bir tutum ve politika olduğu açıktır.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’da tam da bu dönemde özellikle Kuzey Suriye eksenli mesaj verdi. Türkiye’nin, olumlu bir noktaya gelme ihtimali var mı?

Önder Apo Kuzey Suriye’deki, genel olarak Suriye’deki çıkmazı görerek çözümleyici bir yaklaşım göstermektedir. Önder Apo’nun politikaları, Kuzey Suriye’deki model aslında herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir demokratik çözümü ifade ediyor. Hem Suriye’nin demokratikleşmesi hem de farklı kimliklerin bir arada yaşayacağı bir Suriye’yi hedefliyor. Önder Apo savaşla hiçbir sorunun çözülmeyeceğini, sorunun demokratik müzakereyle, diyalogla, uzlaşmayla çözüleceğini söylüyor. Türkiye Kürtlerin varlığını tanıdıktan sonra niye orada bir gerilim olsun. Çünkü Kürtler sadece kendi alanlarını yönetmek istiyorlar. Bunu da Suriye’nin sınırları içinde ve anayasal çerçevede yapmak istiyorlar. Türkiye bu yaklaşımı kabul eder mi? Mevcut zihniyet ve politikalarla Önderliğin bu yaklaşımına olumlu cevap vermesi kolay değil ama Türkiye bir çıkmazdadır. Kürt sorununun çözümsüzlüğü Türkiye’yi çıkmaza götürdüğü gibi Ortadoğu politikasında da çıkmaza götürüyor. Suriye politikasını çıkmaza götürüyor. Bu açıdan Türkiye’nin iç ve dış politikada çıkmazdan kurtulması açısından Önder Apo’nun ortaya koyduğu makul esnek yaklaşıma ihtiyacı var. Önder Apo zaten sadece Suriye açısından değil, Türkiye’de de sorunların bu temelde çözüleceğini, Türkiye’nin siyasi, ekonomik, toplumsal, kültürel her düzeyde istikrara böyle kavuşacağını söylüyor.

AKP-MHP ittifakı yönetimindeki Türkiye zorlanıyor. Bu bakımdan Önder Apo’nun söyledikleri onlar için de bir çıkıştır. Ama zihniyet değişikliği olmadığından da klasik politikalarda, Kürt inkarı politikasında, dolayısıyla bütün Ortadoğu’da Kürt inkarı politikasında ısrar ediyor. Bu yönüyle bir zihniyet değişimine ihtiyaç var. Türkiye’nin sadece siyasi ve ekonomik zorlanması, diplomaside zorlanması olumlu noktaya gelmesine yetmiyor. Kuşkusuz bu tür zorlanmalar Kürt politikasında sorgulamaya, Türkiye’nin genel politikasında sorgulamaya götürüyor. Bunun da değişimde etkisi olabilir. Ama esas olarak da genel bir demokratikleşme anlayışının gelişmesi, demokratik zihniyetin gelişmesi lazım. Çünkü zorla demokratikleşme olmaz. Birileri zorla demokratikleştirilemez. Demokratikleştirme zihniyeti bir kültürdür, bir düşüncedir, bir birikimdir. Bu aslında Türkiye tarihinde var. Türkiye tarihinde önemli bir demokrasi ve özgürlük mücadelesi verildi. Bu yönüyle Türkiye diğer Ortadoğu ülkelerine benzemiyor. Demokratikleşme imkanı, potansiyeli artmış durumda. Zaten şu anda AKP-MHP iktidarını da zorlayan budur. İçteki demokrasi dinamikleri zorluyor. Toplumun onlarca yıla dayalı demokratik mücadelesi, bunun ortaya çıkardığı kültür AKP’nin politikalarını sürdürülemez hale getirmiştir. Bu yönüyle Türkiye’nin bu toplumsal ve tarihsel birikimine dayanılarak tabi ki değişme, olumlu çizgiye gelme zemini de bulunmaktadır. Ama bu kendiliğinden olmaz. Demokrasi mücadelesiyle olur.

Önder Apo’nun hem Türkiye hem Suriye hem de Ortadoğu için bütün söyledikleri demokrasi güçleri tarafından, siyasi güçler tarafından savunulabilirse o zaman Türkiye’deki siyasi, ekonomik, toplumsal, kültürel tıkanma aşılarak demokratik bir siyasi yapılanma ortaya çıkabilir. Onun için Önder Apo avukatlarıyla görüşmesinde mevcut Türk-İslam siyasetinden, bir de olası bir siyasetten söz etmiştir. Kendisiyle İmralı’da görüşenler açısından olası siyaset demiştir. Daha doğrusu olası siyasetle, yani demokratik siyasetle, zihniyetle sorunların çözülebileceğini söylemiştir. Artık bunu zaman gösterecektir. Gerçekten Türkiye’de halklar AKP-MHP iktidarını mücadelesiyle zorluyor. Bütün saldırgan politikası boşa çıkarılmıştır. Öte yandan seçimlerde görüldüğü gibi toplumun da AKP’nin bu politikalarına desteği zayıflamıştır. Türkiye’nin siyasal, toplumsal, kültürel, ekonomik doğrultusunu belirleyen alanlar AKP çizgisini reddetmiştir. AKP buralarda yenilgiye uğramıştır. Bu da Türkiye’de demokratikleşmenin gelişme potansiyelinin güçlü olduğunu ortaya koymaktadır.

Kuzeydoğu Suriye’nin, Suriye rejimi ve Rusya ilişkileri, biraz da Rusya-Türkiye ilişkilerinin seyrine mahkum edilmiş gibi görünüyor. Bu girdaptan Suriye açısından bir çıkış söz konusu olabilir mi?

Rusya-Türkiye ilişkileri Kuzey Doğu Suriye’nin rejim ve Rusya’yla ilişkilerini etkiliyor. Eğer Rusya’nın Türkiye’yle ilişkileri bu düzeyde olmasaydı, Êfrîn işgali olmasaydı, Rusya ve Suriye Êfrîn’de Türkiye’ye karşı bir tutum alsalardı Suriye rejimi ve Rusya’nın Kuzey Doğu Suriye’yle ilişkisi ve anlaşması daha kolay olurdu. Biz bunu daha önce vurguladık. Êfrîn’e sahiplenmeyen bir Suriye ve Rusya’nın Kürtlerle uzlaşmasının, anlaşmasının kolay olmayacağını, Êfrîn’in Kürtler açısından çok önemli olduğunu, Êfrîn’in Kürtlerin Suriye ve Rusya’yla ilişkilerinde önemli etkide bulunacağını söyledik. Bunu defalarca dile getirdik. Ancak Suriye rejimi ve Rusya çok pragmatik, uzun vadeli düşünmeyen bir yaklaşım içine girdi. Sadece belli yerlerdeki çetelerin oradan çıkarılması için Türkiye’yi kullandılar. Halbuki o çetelerin yenilgiye uğratılması Kürtlerle anlaşma ve demokratikleşme temelinde daha kolay olurdu. Ancak Suriye ve Rusya demokratikleşme, Kürtlerle anlaşma temelinde değil de eski zihniyetle Türkiye’yle anlaşma temelinde çeteleri oradan çıkarma politikası izleyince şu andaki durumu ortaya çıkardı. Şu andaki durum da Suriye ve Rusya’yı zorlamaktadır. Tabi sadece Rusya-Türkiye ilişkileri değil. Kürtlerin ABD’yle ilişkilerini doğru anlamama, anlam verememe, bunun DAİŞ’e karşı mücadele sonucu ortaya çıkmış bir ilişki değil de, sanki Kürtler tamamen ABD politikaları ekseninde hareket eden bir toplulukmuş gibi, orda gerçekleşen siyasal mücadele ve ortaya çıkan sistem kendilerine karşıymış yada Suriye’yi bölecekmiş gibi yanılgılı yaklaşımlar da Kuzeydoğu Suriye’deki yönetimle Suriye ve Rusya ilişkilerini sorunlu hale getiriyor.

Ancak şu açıktır; Kürtler açısından kendi varlıklarını koruma ve özgür yaşam çok önemlidir. Kürtlerin bunun dışında düşündükleri hiçbir şey yoktur. Hiçbir ülkenin çıkarını gözeterek hareket etmezler. Sadece kendi çıkarlarıyla ilgili bir yaklaşım içindedirler. Bunun da herkes tarafından anlaşılması gerekir. Varlığı yok sayılmış bir halkın tabi ki kendi varlığını düşünme, kendi kendini yönetmeyi esas alacağı açıktır. ABD’nin Kürtlerle ilişkileri DAİŞ’e karşı mücadele içinde ortaya çıkmıştır. O zaman Kürtler Rusya’yı da Suriye’yi de çağırmışlardır. Ama onların herhangi bir şekilde bu konuda bir müdahaleleri olmamıştır. Ama o sırada DAİŞ eylemleriyle, tutumlarıyla tüm insanlığa karşı yönelince bu durum karşısında uluslararası bir koalisyon ortaya çıkmış, bunlar da DAİŞ’e karşı o dönemde en büyük mücadeleyi veren Kürtlerle ilişki içine girmişlerdir. Kaldı ki Kürtlerin DAİŞ’e karşı mücadelesi aynı zamanda Suriye’yle doğal bir ittifak mücadelesidir. Kürtler olmasaydı zaten mevcut Suriye rejimi var olmazdı. Suriye’ye karşı savaşanlar Kürtlere karşı da savaştı. Ve Kürtler bunları yenilgiye uğrattı. Ama bunları doğru anlamak yerine çok klasik yaklaşımlarla ya da 20. yüzyıl politik yaklaşımlarıyla bakmak doğru bir sonuca götürmüyor. O dönemde ilişkiler şöyleydi; birileri biriyle ilişki kurdu mu mutlaka diğerine karşı olurdu. Böyle bir yaklaşımla, sanki Kürtler ABD’yle ilişki kurmuş, bunu Rusya ve rejime karşı kurmuşlar gibi ele almaktadırlar. Bu sonuca varmak soğuk savaş politikasının zihniyetiyle olaylara bakmaktır.

 20. yüzyılın cepheleşmesi ve karşıtlığı mevcut durumda farklı bir biçime kavuşmuştur. Herhangi bir güçle ilişki kurup bu nedenle de diğer güçlere düşmanlık yapma gibi bir zorunluluk yoktur. Böyle bir siyasal iklim ortadan kalkmıştır. Bunu da herkesin anlaması ve Kürtlerin izlediği politikaya anlam vermesi gerekmektedir. Önder Apo Suriye’nin sınırları içinde rejimle sorunların çözülmesini istiyor ama Kürt halkının demokratik özerkliğinin, özerk yönetiminin, yine Kuzey Suriye halklarının özerk yönetiminin demokratik anayasal çerçevesinde kabul edilmesini istiyor. Bu kadar basit. Demokratik bir anayasa çerçevesinde Suriye birliği içinde bir çözüm arzulanıyor. Kürtlerin istediği bu. Herhangi bir devlet kurmak değil, herhangi bir güce karşı olmak değil. Suriye demokratikleşerek demokratik bir anayasa çerçevesinde Kürtlerin hakları güvenceye alınırsa Kürtler böyle bir çözümden yana olacaktır. Daha doğrusu Kürtlerin demokratik temelde özerk yönetimlerini, kendi kendilerini yönetmelerini kabul eden bir iktidar da bir sistem de demokratikleşmiş olacaktır.

 Önder Apo böyle bir çözümü öngörmektedir. Bu yaklaşımla mevcut çıkmazdan kurtulmak mümkündür. Rusya ve Suriye doğru politika izlerlerse, Kürtlerin varlığını ve özerkliğini kabul ederlerse zaten bu çıkmazdan kurtulmuş olurlar. Suriye açıkça; biz Kürtlerin anayasal çerçevede demokratik özerkliğini kabul ediyoruz, bu nedenle Kürtlerin ve diğer toplumların kurduğu sistem bizi ilgilendiren bir konudur, diyerek sorunun çözümünde ciddi bir adım atabilir. Bu aynı zamanda Suriye’nin demokratikleşmesini kabul etmesidir. Bu açıdan böyle bir yaklaşımda olan bir Suriye uluslararası güçlerle de koalisyonla da ABD’yle de Avrupa’yla da belli bir uzlaşma bulabilir. Onları da böyle bir demokratik Suriye ve farklı kimliklerin hakları, özerklikleri temelindeki bir çözüme ikna eder. Yada böyle bir çözüm karşısında herkesin çözümü kabul etmesi ve saygı duyması zorunda kalması gerçekliği ortaya çıkar.

RÖPORTAJ: ANF
image_pdf

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.