CEMİL BAYIK: TEMEL HEDEF FAŞİZMİ YIKMA TÜRKİYE’Yİ DEMOKRATİKLEŞTİRMEDİR

0 156
image_pdf

İMRALI’DA HİÇBİR ŞEKİLDE İSTANBUL SEÇİMLERİ GÖRÜŞÜLMEMİŞTİR

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Önümüzdeki dönemde faşizmi yıkma ve Türkiye’yi demokratikleştirme temel hedeftir. Cemil Bayık, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeler, İstanbul seçimleri ve “tecridi kıralım, Faşizmi yıkalım, Kürdistan’ı özgürleştirelim” hamlesine ilişkin sorularımızı yanıtladı.

RÖPORTAJ: BİRİNCİ BÖLÜM

Açlık grevi ve ölüm orucu direnişi etrafında oluşan toplumsal tazyik, Türk hükümetini adım atmak zorunda bıraktı. Avukatları ve ailesi Öcalan ile görüştürüldü, CPT de İmralı’ya gittiğini açıkladı. Hükümet, neden daha fazla direnç gösteremedi?

Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım hamlesi çerçevesinde DTK Eşbaşkanı ve Hakkari milletvekili Leyla Güven’in başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevinin tüm zindanlara yayılması, Nasır Yağız başta olmak üzere Başûrê Kurdistan’da, Maxmur’da açlık grevleri başlatması, Avrupa’da birçok yoldaşımızın süresiz-dönüşümsüz açlık grevine girmesi, Kürt halkının İmralı’da uygulanan tecride karşı çıkması, Türkiye’de ve dünyada demokratik güçlerin tecridin kaldırılması için çağrıda bulunması, bu yönlü zindandaki direnişçilere destek olmaları; yine dünya insanlığının vicdanı olan aydınların, yazarların, sanatçıların tecridin kalkması için yaptığı çağrılar, Türkiye’de demokratik güçlerin, CHP dahil çeşitli siyasi kesimlerin tecridin kaldırılması için yaptıkları açıklamalar, özellikle de Beyaz Tülbentli anaların her türlü zorbalığa ve baskıya karşı zindanların kapılarında nöbet tutmaları, direnişlerini her yerde sürdürmeleri AKP iktidarını ciddi biçimde zorladı. Binlerce insan ölüme giderken bir iktidarın buna sessiz kalması tabi ki o iktidarı zayıf düşürecek bir durumdur. Binlerce kişinin ölümüne müdahale etmeyen, buna göz yuman bir iktidarın ne dünyada ne Türkiye içinde bir itibarı kalır. İnsana değer vermeyen, insan haklarıyla ilgisi olmayan, özellikle cezaevlerinde ölümlere sessiz kalan bir iktidarın daha fazla teşhir olacağı açıktır. Zaten AKP iktidarı son 4-5 yıldır Türkiye’de, Kürdistan’da, Ortadoğu’da ve uluslararası alanda çok teşhir olmuştur. Bu iktidarın demokratik olmadığı, Tayyip Erdoğan’ın tek kişilik diktatörlüğünün hakim olduğunu, onun ağzından çıkan her sözün kanun gibi uygulandığını, hakimlerin, yargıçların ve mahkemelerin Tayyip Erdoğan’a bağlı olduğunu, bu yönüyle de Türkiye’de insan haklarıyla, demokrasiyle ilgili tüm değerlerin dünyanın diğer ülkelerinden çok geri bir düzeyde kaldığını, dünyadaki ülkeler içinde demokrasi ve insan hakları konusunda en sonda olan ülkelerden birisi olduğunu herkes gördü. Öte yandan açlık grevleri Kürt halkında AKP iktidarına karşı büyük bir öfke ve tepki ortaya çıkardı. Nitekim bu tepkinin en doğrudan sonucu 31 Mart seçimlerinde Kürtlerin yoğun olduğu tüm şehirlerde AKP iktidarının kaybetmesi gerçekliğinin ortaya çıkması oldu.

Türkiye’nin siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel yapısını belirleyen şehirler, Kürtlerin yoğun olduğu ve son seçimlerde AKP’nin kaybettiği bu şehirlerdir. İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Adana, Mersin, Hatay buralar Türkiye siyasetinin belirlendiği şehirlerdir. Buralarda birinci güç olamayanlar iktidar olamazlar. Ya da iktidarda olup da buraları kazanamayanlar iktidardan düşmüş olurlar. Buralarda seçilmeyen partiler Türkiye’yi yönetemezler. Türkiye’yi yönetme gücü gösteremezler, yönetim gücünden düşmüş olurlar. İşte bu şehirlerde Kürtlerin gücü açıkça ortaya çıktı. Kürtlerin tutumu AKP iktidarının 17 yıl içindeki en büyük yenilgisini sağladı. Tüm bu gerçekler AKP iktidarını salladı ve AKP iktidarı sarsıldı. İlk defa AKP, iktidarını kaybetme tehlikesiyle karşılaştı, bunu yakından ve derinden hissetti. Özellikle bu şehirleri kaybetmesiyle birlikte iktidarının sonunun geldiğini gördü. Çünkü Türkiye’de yönetim olmanın diyalektiği, kanunu bu şehirlerin çoğunluğunda toplumun desteğini almaktır.  Bu şehirlerin çoğunda destek alamayan bir hükümetin iktidarda kalma şansı yoktur. İşte bu ortamda sarsılan AKP iktidarı acaba Kürtlerin bu tutumunu yumuşatabilir miyim yaklaşımıyla Önder Apo’yla hem görüşme sağladı hem de bu eylemlerin bitirilmesi için bir adım atmış oldu. Çünkü bu eylemler, bu direnişler Önder Apo üzerindeki tecridin kaldırılmasını hedefliyordu. Bu yönüyle Önderliğin avukatlarıyla görüştürülmesi İmralı kapılarının aralanması anlamına geliyordu. Tecrit tümden ortadan kalkmasa da bu direnişlerle ve bu direnişlerin yarattığı iklimle artık tecridin hukuki meşruiyetinin kalmadığı, hukuksuz olduğu tüm kesimler tarafından görüldü. Kendileri de bu yasağın kalktığını söylediler. Tüm bunlar artık tecridi sürdürme zemininin zayıfladığını, eskisi gibi sürdürülemeyeceğini ifade ediyordu. İsteseler de artık tecrit eski düzeyde sürdürülemez.

İmralı kapılarının aralanması önemli bir gelişme olmuştur. Tümüyle olmasa da direnişçilerin istekleri karşılanmıştır. Önderlikle yapılan 2 Mayıs görüşmesinden sonra direnişçiler eylemlerini bırakmadı, ancak 22 Mayıs’ta Önderlik kendi el yazısıyla gönderdiği mesajla eylemlerin sonlandırılmasını isteyince bu direnişler bırakıldı. Kuşkusuz AKP hükümeti böyle bir adım atarak içerde ve dışarda hükümet üzerindeki baskıyı hafifletmek istemiştir. Bu süreçte CPT de İmralı’ya gitmiştir. Hükümet görüşmenin içeriğinden bağımsız olarak bu görüşmenin sonunda İstanbul seçimleri açısından da kendisine pay çıkarabilir. Ya da tecridi yumuşattığı için bazı Kürtlerin kendisine karşı olan tepkisini azalttığını düşünebilir. Ancak yapılan görüşmelerin İstanbul seçimleriyle alakası yoktur, Önder Apo açısından yoktur. Mücadeleyle ortaya çıkmış bir sonuçtur. Mücadele sonucu AKP iktidarı kendi yasalarına uymak zorunda kalmıştır. Bu direniş karşısında diretseydi, bunun sonucunda ölüm oruçlarıyla birlikte şehadetler gerçekleşseydi bu hem AKP iktidarını daha fazla zorlayacaktı hem de toplumdaki tepkilerin daha da artmasına yol açacaktı. Bu nedenle AKP iktidarı bir yönüyle zararın neresinden dönersek kardır yaklaşımıyla Önder Apo’yu avukatlarıyla görüştürmek zorunda kalmıştır. Daha sonra ailesiyle de bayram vesilesiyle görüştürmüştür.

Hükümetin, adım atmak zorunda kalmasını sağlayan/zorlayan dış dinamikler var mı, içinden geçtiğimiz dönem itibarıyla izah edebilir misiniz?

Hükümet zaten izlediği politikalarla, ekonomik yaklaşımlarıyla, söylemleriyle, diplomatik ilişkileriyle dış dünya karşısında zorlanıyordu, birçok müttefikiyle sorunlar yaşıyordu. ABD’yle, Fransa’yla, Avrupa Birliği’yle yaşadığı sorunlar var. Öte yandan Arap ülkeleriyle ciddi sorunlar yaşıyor. Bu yönüyle hükümet dış politikada bir tıkanmaya uğramıştır. Bunun sonucu Rusya’yla dış politikadaki sıkışıklığını giderme yoluna gitmişti. Bu ilişki kısa vadede kendisine bazı yararlar sağlasa da uzun vadede kendisi açısından daha ağır sonuçlar doğuracak gelişmeleri de ortaya çıkarabilir. Çünkü Türk devleti yüz yıldır Avrupa ülkelerinin desteğini alarak, NATO’ya ve AB’ye girerek Kürtler üzerinde soykırım politikası yürütmüştür. Kürtler üzerinde bu politikayı yürütmesini bu desteklere bağlamak gerekir. Bu destekler kalktığı takdirde Türkiye’nin, sadece Türkiye içinde değil Ortadoğu’da da zor duruma düşeceği açıktır. Özgürlük mücadelemizin AKP-MHP faşizmine karşı her alanda yürüttüğü mücadele bu iktidarın teşhirini fazlasıyla sağlamıştı. Türkiye halklarının direnişi karşısında daha fazla baskı ve zulüm uyguladığından gerçek karakteri tüm çıplaklığıyla açığa çıkmıştır. Dolayısıyla direnişlerin başladığı dönemde dışarda zorluklar yaşıyordu, sıkıntılar içindeydi. Bu direnişle birlikte dış dünyada daha fazla teşhir olmaya başladı.

Öte yandan Kürtler Rojava’da DAİŞ’i yenilgiye uğrattılar. Kürtlerin dünya halkları nezdinde itibarı arttı. Kürtlerin demokrasi ve özgürlük özlemleri günümüzde artık her yerde meşru görülmektedir. Böyle bir ortamda Kürtlere karşı yürüttüğü savaş AKP’yi daha fazla yıpratmaktadır. AKP’yi iç ve dış politikada çıkmazlarla karşı karşıya getirmektedir. Bu açıdan AKP iktidarını adım atmaya zorlamada bu durumun etkisi vardır. Bunun dışında farklı dış etkiler olabilir mi, bu konuda somut bir şey söyleyemeyiz. Ancak şunu söyleyebiliriz; Türk devletinin Kürt politikası müttefiklerinin Ortadoğu politikalarını zorlamaktadır. Bu bakımdan Ortadoğu politikaları zorlanan uluslararası güçler -buna Avrupa Birliği dahil- ABD, İngiltere ve bölgede etkili olmak isteyen çeşitli güçler Türk devletiyle Kürtler arasındaki bu çatışmayı yumuşatmak isteyebilir. Çünkü Kürtlerle Türk devleti arasındaki gerilim, çatışmalar birçok gücün Ortadoğu politikasını zorlamaktadır. Bunu en somut olarak Suriye’de görüyoruz. Suriye’de Kürtler koalisyon güçleriyle ilişki içinde, ama diğer taraftan Türkiye koalisyon güçlerinin müttefiki. Kürtler Kuzey Suriye’de özgür ve demokratik yaşam, Suriye’nin demokratikleşmesini istiyorlar. Ama Türkiye Suriye’nin demokratikleşmesinden, Kürtlerin özgür ve demokratik yaşamından rahatsız. Suriye demokratikleşirse, orada Kürtler haklarını kazanırsa bunun kendileri için iyi olmayacağını düşünüyorlar. Bu bakımdan Suriye’nin demokratikleşmesine, Kürtlerin Demokratik Suriye içinde özgür ve demokratik yaşamına Türk devleti karşı. Bu nedenle de Rojava ve Kuzey Suriye’de Kürtlerle karşı karşıya geliyor. Bu durum en çok ABD’yi zor durumda bırakıyor. Hem Türkiye’yle müttefik hem Kürtlerle DAİŞ’e karşı ortak mücadele vermiş. Bu yönüyle belki diyoruz; çeşitli güçlerin Türkiye’yle Kürtlerin bu kadar çok sert çatışma içinde olmasından rahatsız olmuş olabilirler.

Kürtler açlık grevi direnişi sürecinde Türk devletine, AKP iktidarına çok çok öfkeliydiler. Bu yönüyle çeşitli güçler bu çatışma ve gerilimin Ortadoğu’daki kendi politikalarını zorladığını düşünerek bu konuda bir telkin içine girmişler midir bilemiyoruz. Bunlar spekülasyon. Biz tabi ki direnişçilerin bu sonucu aldığını düşünüyoruz. Çünkü AKP-MHP ittifakının, AKP politikalarının Kürtlere nasıl yaklaştığını biliyoruz. Suriye’de nasıl yaklaştığını biliyoruz, Başûrê Kurdistan’daki, Bakur’daki saldırıları ortadadır, binlerce siyasetçi tutukludur. Tam bir Kürt soykırımı politikası yürütmektedirler. Yani Kürt düşmanlığını en yüksek düzeyde yürütüyorlar. Bu yönüyle bu iktidarın Önderliği avukatlarıyla görüştürmesi bu büyük direnişin sonucudur. Bu direniş gerçekten çok büyük ve çok etkiliydi. Biraz daha sürseydi iktidarı tümden yıkacak gelişmeler de ortaya çıkarabilirdi. Toplumdaki öfke giderek artıyor ve büyüyordu. Bu yönüyle toplumda artan bu öfkenin bir patlamaya yol açmaması için böyle adım attıkları düşünülmelidir. Ama dış dünyada yaşadıkları teşhir, bu direnişin daha fazla teşhir etmesi çerçevesinde dış kamuoyunun da AKP hükümetine adım attırmada etkisinin olduğu açıktır.

Hükümet, görüşmeleri sağlarken İstanbul seçimlerine yönelik spekülasyonları da şişiriyor. HDP ve sizin de tavrınız net olarak ifade edilmesine rağmen bu algı nereden besleniyor?

Bu görüşmenin İstanbul seçimleri öncesi yapılması, hatta Önderliğin 7 maddelik mesajının gecikmeli verilerek avukatların açıklamasının İstanbul seçimlerinin iptali gününe denk getirilmesi çeşitli kesimlerde tartışmalara yol açtı. Bir söz vardır, elin ağzı çuval mı ki büzesin! Hele şimdi bizim asosyal medya dediğimiz medyada herkes bir şeyler söyleyebiliyor. Önder Apo’nun mesajını geç verilerek İstanbul seçimlerinin iptal gününe denk getirilmesi AKP iktidarının bir ayarlamasıdır. Bu nedenle bazı çevreler bunu bir spekülasyon konusu yapmıştır. Çünkü günümüzde olaydan, olgudan haberi olmadan kişileri, örgütleri tanımadan, süreci doğru anlamadan herkes bir şeyler söyleyebiliyor. Bu direniş iktidarı ne kadar zorladı, direnişin kaçıncı günündeydi, bu direniş sürseydi iktidarı ne kadar zorlardı, bunlar düşünülmeden, direnişin gücü dikkate alınmadan bu görüşme konusunda akla hayale gelmeyen spekülasyonlar yapılmıştır. Ancak biz bu spekülasyonların arkasında esas olarak da MİT’in, yine saray gladyosunun özel savaş merkezlerinin olduğunu düşünüyoruz. Bazıları da MİT’in, sarayın özel savaş merkezlerinin ortaya attığı bu söylemlere sarılıyorlar. Hatta sanki bu söylemler MİT tarafından, saray gladyosu tarafından çıkarılmamış gibi üzerinde yorumlar yapıyorlar. Halbuki MİT ve saray gladyosu bu tür haberler yaptırarak sanki AKP iktidarıyla Kürt hareketi arasında bir ilişki var, bu da bir İstanbul pazarlığı biçiminde yürütülüyor gibi bir algı yaratmak istiyor. Böylelikle hem çeşitli güçlerde HDP’ye ve Kürtlere karşı tepki yaratılmak isteniyor hem de sanki AKP iktidarı Önder Apo’yla, Kürt Özgürlük Hareketi’yle bir süreç başlatabilirmiş, ya da başlamış gibi bir algı yaratarak Kürtlerin AKP iktidarına karşı öfkesini ve tepkisini hafifletmeye çalışılıyor. Ancak böyle bir durum yoktur.

İMRALI’DA HİÇBİR ŞEKİLDE İSTANBUL SEÇİMLERİ GÖRÜŞÜLMEMİŞTİR

İmralı görüşmelerinde hiçbir biçimde İstanbul seçimleri görüşülmemiştir, sadece ikinci görüşmede avukatlar mesajın geç verildiğini, bu nedenle 6 Mayıs’ta açıklamak zorunda kaldıklarını belirtince Önder Apo denk getirmişler, diyerek AKP’ye gönderme yapmıştır. Şuna bakmak lazım; Önder Apo İmralı’da ne diyor? Toplumsal uzlaşmadan söz ediyor, kutuplaşmadan kaçınılmasını söylüyor, demokratik siyaset diyor, sorunların savaşla değil demokratik siyasetle, akılla, kültürle, yumuşak güçle çözülmesini istiyor. Peki Önderliğin bütün söylemlerinin karşıtı politika izleyen kimler; AKP iktidarı ve tüm Kürt düşmanlarıdır. Önder Apo açıkça bu görüşmede bu söylemleriyle AKP iktidarına sizin politikalarınız yanlıştır, izlediğiniz politikalarla Türkiye’de hiçbir sorun çözülemez mesajı vermiştir. Eğer burada bir tutum aranacaksa bu tutum AKP’nin o güne kadarki izlediği politikalara gösterilmiştir. Demokratik siyaset, onurlu barış, kutuplaşma değil toplumsal uzlaşma; bunlar hangi zihniyetle gerçekleşebilir? Kuşkusuz demokratik zihniyetle, demokrasi güçleriyle ve demokratikleşmeyle gerçekleşebilir. O zaman Önder Apo’nun mesajı kimlere oluyor; demokrasi güçlerine oluyor. Bu kadar açıktır bu.

Öte yandan HDP defalarca 31 Mart’ta nasıl oy verdiyse yine aynı oyu vereceğini söylemiştir. Yani AKP-MHP ittifakına kaybettirme tutumunu sürdüreceğini vurgulamıştır. Demokrasi güçleriyle birlikte hareket edeceğini söylemiştir. Bugün demokrasi güçleri kime karşıdır; AKP-MHP ittifakına karşıdır. Bu açıktır. Bu yönüyle de AKP-MHP ittifakının adayı Binali Yıldırım’a kaybettirmek için çalışmaktadırlar. HDP’nin tutumu da böyledir, Kürtlerin tutumu da böyledir. Bu, Kürtlerin şu partiye ya da şu kişiye oy vermesi değildir. AKP-MHP’ye kaybettirme politikası Kürtlerin kendisine, demokrasiye oy vermesi politikasıdır. Çünkü Kürt sorunu demokratikleşmeyle çözülür. AKP ise bu zihniyette değildir. AKP geçmişte iktidarını güçlendirmek için çeşitli kesimlerin oylarını almak, Kürtlerin oylarını almak için bazı demagojik söylemlerde bulunmuştur, ama iktidarını pekiştirdikten sonra tamamen Kürt düşmanı, Kürt soykırımcısı klasik devlet zihniyetiyle bütünleşmiştir. Nitekim Kürt soykırımının en keskin savunucusu MHP’yle ittifak yapmıştır, bu gerçek ortadadır.

KÜRTLER KENDİNİ YOK ETMEK İSTEYENLERE, YOK SAYANLARA NEDEN OY VERSİN Kİ!

 Kürtlerin tutumu ne olabilir? Efrîn’i işgal eden, Rojava Devrimine düşmanlık yapan ve her gün tehdit eden, Kürt şehirlerini yakıp yıkan, her gün her yerde Kürtlere saldıran, Şengal’e ve Maxmur’a hava saldırıları yapan, Başûrê Kurdistan’ı işgal eden bir AKP iktidarı var. Bugün Kürt özgürlük gerillaları ile AKP-MHP ittifakının savaşa sürdüğü askeri güçleri arasında her gün çatışmalar var. Askerler de yaşamını yitiriyor, gerillalar da. Şimdi bu gerçekler ortadayken, bu politikayı ısrarla sürdüreceğini söylerken Kürt halkının ve HDP’nin tutumu ne olabilir? Bizlerin tutumu ne olabilir? HDP’yle Kürtler kendilerini boğazlayanlara, kendilerini öldürenlere, kendilerine saldıranlara, kendilerini yok sayanlara oy verebilir mi? Bu aptallık olur. Kürt’ü bitirmek ve yok etmek isteyen bir iktidara Kürtler gidip oy verecek; bu düşünülebilir mi? Kürtler tabi ki Efrîn’i işgal eden, Rojava Devrimi’ne düşmanlık yapan, Şengal’i ve Maxmur’u bombalayan, her gün saldırılar yapan, savaş politikası nedeniyle askerlerin ve gerillaların ölmesine yol açan, Kürt şehirlerini yakıp yıkan, HDP’nin milletvekillerini, belediye eşbaşkanlarını ve binlerce demokratik siyasetçiyi zindana atan, neredeyse HDP’de çalışan bırakmayan bir iktidara Kürtler niye oy versin?! Kürtler kendi düşmanlarına, kendisini yok etmek isteyenlere mi oy verecek? Şu anda Kürt düşmanlığını kim yapıyor? Artık ortada öyle 1930’ların, 50’lerin, 60’ların, 80’lerin klasik devleti kalmıştır.

Tüm dünyada bir gerçeklik var; din ne zaman milliyetçiliğin maskesi haline gelmişse orada soykırım politikası yürütülmüştür. Şu anda da Erdoğan, AKP hiç olmadığı kadar dini milliyetçiliğin maskesi yapmıştır. İslami kesimler eskiden çoğunlukla soykırım politikalarını desteklemezlerdi ya da tarafsız kalırlardı. İlk defa Türkiye tarihinde İslami kesimleri Kürt soykırımına ortak eden Erdoğan’dır, AKP iktidarıdır. Buna karşı tabi ki Kürt halkının tutumu olacak, tutumu olması gerekiyor. Şimdi bu yönüyle Kürtlerin tutumu nettir, politikası açıktır. HDP’nin politikası da nettir. Bu yönüyle AKP iktidarının son 5-6 yılda yaptıkları açıktır. Türkiye’de Kürt düşmanlığını bu kadar tahrik eden, besleyen AKP iktidarıdır. AKP iktidarına kadar hiç kimse her gün, sabah-akşam oturup tek millet, tek devlet, tek bayrak dememiştir. Erdoğan’dan önce bu tür yaklaşım içinde olanlar yoktu. Evet Kürt karşıtı iktidarlar vardı, Kürt sorununda klasik devlet politikası vardı, ama ne Demirel ne Yılmaz ne Çiller ne Ecevit ne de başkası sabah-akşam tek millet, tek vatan, tek bayrak sözlerini her gün bir nakarat olarak söylemedi.

Kürt sorunu şu veyahut da bu iktidarın yaklaşımlarıyla çözülemez. Türkiye’de demokrasi mücadelesiyle ve demokratikleşmeyle çözülür. Demokratik programı olmayan bir iktidar çözemez. Demokratikleşmeyi hedeflemeyen bir iktidar Kürt sorununu çözemez. Şimdi AKP iktidarı demokrasi düşmanı ve bütün demokrasi güçlerine düşman. Kim demokrasiden söz etse, kim bu baskıcı rejimi eleştirse onu içeriye atıyor. Böyle bir yerden Kürt sorunu için herhangi bir umut olabilir mi? Aksine, Kürt sorununun çözümsüzlüğü derinleşiyor. Bırakalım Kürt sorunundan söz etmeyi sabah-akşam soykırıma uğratacağım, ezeceğim, bitireceğim, yok edeceğim diyorlar. Peki bu gerçeklik ortadayken neden Kürtler AKP’ye gidip oy verebilirlermiş, sanki 31 Mart seçimlerindeki tutumlarını değiştirirlermiş gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor? Bir daha vurgulamalıyım ki, bu algının yaratılmak istenmesi saray gladyosu kaynaklıdır. Böyle söyleyerek aslında Kürtlerle demokrasi güçlerini, çeşitli güçleri karşı karşıya getirmek istiyorlar. Kürtlerin AKP-MHP iktidarına kaybettirme politikalarında çatlaklık yaratmak istiyorlar.

Kürtler ne CHP’ye ne İmamoğlu’na oy veriyorlar, Kürtler kendileri için oy veriyorlar. Türkiye’nin demokratik geleceği için oy veriyorlar. Bu nedenle tutumlarını değiştirmezler. Kaldı ki, mevcut durumda AKP-MHP iktidarının kaybetmesi Kürtler için en büyük kazançtır, AKP-MHP iktidarı kaybederse demokratikleşmenin önü açılabilir. Bu yönüyle tabi ki HDP ve Kürtler demokrasi güçleri neredeyse ondan yana olacaktır. Demokrasi güçleri bir tarafta HDP bir tarafta olamaz. HDP bugün sadece yüzde 12’yi hedefleyen bir parti değildir. Önder Apo’nun belirttiği gibi en az yüzde 30 düzeyinde demokratik toplumun oyunu olabilecek bir partidir. Bu çerçevede CHP’nin tabanından da önemli düzeyde oy alabilir. Yine AKP’ye oy veren kesimlerden oy alabilir. HDP’nin hedef kitlesinin demokrasi güçleri, emekçiler, kadınlar, gençler, ezilen ve baskı gören tüm topluluklar olduğu açıktır. Bu açıdan da AKP-MHP faşizmine karşı en tutarlı duruşu ve mücadeleyi veren partidir. Bu açıdan Kürtlerin AKP’ye oy verebileceği gibi spekülasyonların kaynağı AKP’dir ve onlar tarafından gündemde tutulmaktadır. Öte yandan hala Kürt sorununda AKP’den ve MHP’den çok farklı düşünmeyen bazı ulusalcı kesimler de AKP-MHP’nin savaş gladyosunun ortaya attığı iddialara sarılıyorlar. 23 Haziran’da İmamoğlu kaybederlerse bakın Kürtler oy vermedi, bu nedenle kaybedildi biçiminde propaganda yapmak isteyenler de böyle bir spekülasyonun parçası olmaktadırlar. Ama Kürtler, HDP ne AKP’nin saray gladyosunun ve MİT’in bu yaklaşımlarına, tutumlarına ne de bu farklı kesimlerin Kürtler gidiyor AKP’yle anlaşıyor gibi söylemlerine kulak asmadan, kulak vermeden doğru bildiği yolda yürüyeceklerdir. Doğru bildikleri yol da 31 Mart’taki yoldur. Ancak o yol Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açabilir, Türkiye’de yeni bir siyasi zihniyet, tarz, üslup ortaya çıkarabilir. Bu açıdan da Kürtler 23 Haziran’da hiçbir tereddüte düşmeden büyük bir kararlılıkla gidip oylarını vereceklerdir. Öyle sindirmesek de oyumuzu vereceğiz biçimindeki yaklaşımlar yanlıştır. Ne demek sindirilemiyor? Kürtler kendileri için oy veriyorlar. Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü için oy veriyorlar. Bu nedenle bırakalım sindirememeyi, büyük bir inançla, kararlılıkla, sevinçle, istekle sandığa gidip 31 Mart’taki tutumlarını ortaya koymaları gerekmektedir.

Binali Yıldırım yakın zamanda Amed’e gitti, Kürdistan’dan söz etti. Birinci mecliste Kürdistan mebuslarının olduğunu, hatta Lazistan mebuslarının olduğunu söyledi. Yine Dersim katliamından söz etti. Bunda CHP’nin sorumluluğunun olduğunu belirtti. Siz bunları neye yorumluyorsunuz? Binali Yıldırım gidip birden Amed’te bunları neden konuştu?

Şimdi Binali Yıldırım’ın konuşmalarını bir çocuk bile anlar. Niye bunları gitti Diyarbakır’da konuştu, niye İstanbul seçimi öncesinde konuştu? Bunu herkes anlar. Yüksek bir siyasetçi olmaya gerek yok. Bir mahallede, bir kahvede, herhangi bir evde, herhangi bir cemaatteki sohbetteki insanlar da bu konuşmanın açıkça İstanbul seçimleri için olduğunu söyler. Kürtleri aldatmak, Kürt oylarını almak için olduğunu söyler. Kürtler bu kadar akıldan yoksun mu? Aslında Kürtleri aptal yerine koymak demektir. Kürtlere hakaret etmektir, Kürtlerle dalga geçmektir. Mecliste Kürt-Kürdistan diyen milletvekillerine saldıracaksınız, küfredeceksiniz, burada Kürt-Kürdistan’dan söz edilemez diyeceksiniz, ondan sonra da Amed’te Kürdistan kavramını kullanacaksınız. Binali Yıldırım’ın meclis başkanlığında Kürt-Kürdistan demenin yasak olduğu açıkça söylendi. Milletvekilleri meclisten çıkarılma cezası aldı. Senin meclis başkanlığında bunlar olacak, ondan sonra Diyarbakır’a gidip Kürdistan kelimesinden söz edeceksin. Bunu kim ciddiye alır. Yakın zamanda, 31 Mart seçimlerinden önce Erdoğan Kürdistan yok, Kürdistan diyenler çeksin Irak’a gitsin, ne Kürdistan’ı, dedi. Güya AKP’nin en liberal milletvekillerinden olan ve meclis başkan vekilliği yapan kadın milletvekili de mecliste Kürdistan nerede diye sormuştu. Osman Baydemir o dönemde yandaş basında linç edildi. Şimdi de her tarafta Kürtlükle ilgili tabelalar kaldırılıyor, Kürdistan’la ilgili her şeyin kökü kazınmak isteniyor, ama Binali Yıldırım İstanbul seçimi için Kürdistan diyerek Kürt’ten oy almayı düşünüyor. Bu mümkün müdür? Öte yandan CHP Dersim’de katliam yapmış diyor. Ancak yakın zamanda Dersim’de belediye meclisi ‘Dersim’ tabelası asma kararı alıyor, buna karşı hemen AKP medyasından, yandaş medyadan tepkiler yükseliyor. AKP iktidarının bakanları, valileri ve savcıları harekete geçiriyor. Dersimliler hedef gösteriliyor. Neredeyse Dersim’den söz ettikleri için Dersim’e yeniden sefer başlatılacak. Bu gerçekler ortadayken Binali Yıldırım ve ona akıl verenler Amed’te Kürdistan diyerek, iki kelime Kürtçe konuşarak kimseyi kandıramaz. 90’lı yıllarda Kürdistan’da kirli savaşın sorumlusu Doğan Güreş de Şırnak’a gitmiş, bir iki kelime Kürtçe konuşmaya çalışmıştı.

Kürtler Binali Yıldırım’a şunu söyler; 17 yıldır iktidardasın icraatın nedir? Kürtlere zulüm yapmaktan, Kürt siyasetçileri içeri atmaktan, Kürtlere işkence etmekten başka ne yaptın? Bu kadar milletvekili, belediye eşbaşkanı neden içerde? Kürt’ün iradesini niye yok sayıyorsun? Son 6-7 yılda Kürdistan’da bütün yaylalar yasaktır. Her gün birkaç kasabada sokağa çıkmak yasaktır, dağlar yasaktır. On tane Kürt şehri yakılıp yıkıldı, Efrîn işgal edildi, bunları yapan AKP iktidarı değil midir? Bu iktidar Kürt’ün kökünü kazımak istiyor, bırakalım Kürdistan’ı demesini. Bu açıdan Binali Yıldırım’ın sözlerini kimse ciddiye almayacaktır. AKP’nin genel başkanı Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri ortadadır, kendisi meclis başkanıyken Kürt-Kürdistan diyenlerin mecliste neyle karşılaştıkları ortadadır, nasıl hakaretlere uğradıkları ortadadır. Bu açıdan bu bir ucuz propagandadır. Çünkü şunu görmüşlerdir; sadece İstanbul’da değil, Antalya’da da Mersin’de de Adana’da da Hatay’da da Ankara’da da yani Türkiye’nin büyükşehir metropollerinde AKP’ye Kürtler kaybettirmiştir. Bu açıdan İstanbul belediyesini kazanmak AKP için çok önemli hale gelmiştir. İstanbul seçimleri de önemlidir. Bu seçimi kazanmak için her şeyi söylerler. Bu seçimi kazanmak için dünyada söylenmeyecek yalanları yoktur. Bu seçimi kazanmak için Amed’e deniz bile getireceklerini söyleyebilirler. Yarın Erdoğan da kalkıp birçok yalan söyleyebilir, başkası da söyleyebilir. Çünkü AKP iktidarı zamanında neler söylenmedi, neler unutulmadı!

Direniş boyunca tutsakların mektupları, mesajları, yazıları da yansıdı. Takip etme şansınız oldu mu bilmiyoruz ama bunlarda bağlılık ve kararlılık vurgulanırken hem özeleştiri hem de eleştiri vardı. Özellikle toplumsal örgütlenme ve eylemlilik konusundaki eleştiriler, biraz da dışarıdaki kadrolara yönelikti. Siz nasıl gördünüz?

Tutsakların özellikle toplumsal örgütlenme ve toplumsal mücadele konusunda yaptıkları eleştiriler haklıdır. Çünkü çok büyük bir direniş ortaya koymalarına rağmen, Önderlik ağır tecrit altında olduğu halde, AKP iktidarı Kürdistan’da soykırım politikaları yürütürken, Efrîn işgal edilmişken, Kuzey Suriye işgal tehdidi altındayken, Başûrê Kurdistan’a, Medya Savunma Alanları’na işgal harekatları yapılırken Bakurê Kurdistan’da hem siyasal alanın hem de örgütlü toplumun mücadelesi yetersiz kalmıştır. Bu açıdan zindandaki yoldaşların siyasal alana, toplumsal örgütlenmeye ve toplumsal alandaki eylemlerin yetersizliğine eleştirileri haklı eleştirilerdir. Önder Apo da zaten hem avukat görüşmesinde hem aile görüşmesinde bu yetersizliği eleştirmiştir. Açlık grevlerinin bir yerlere kadar bazı etki ve sonuçları olur ama esas olarak dışarda toplumun mücadele içinde olması gerektiğini, esas sonuçların toplumsal mücadeleyle alınacağını açıkça belirtmiştir. Bu açıdan herkesin bu direniş, bu hamle sırasında kendilerindeki örgütsel ve eylemsel yetersizliği görmesi ve ona göre örgütlenmeleri ve eylemlilikleri geliştirerek hem tecridi tümden kırma hem de demokratikleşme mücadelesini geliştirme, bu temelde de AKP-MHP faşist ittifakını yenilgiye uğratma sorumluluğu vardır. 14 Temmuz büyük ölüm orucu olup arkadaşlar şehit düştükten sonra Kürt halkı, dışardaki gerillalar, kadrolar şöyle düşündü; eğer zindandaki arkadaşlar yaşamlarını veriyorlarsa, en zor koşullarda mücadele yürütebiliyorlarsa, bizim dışarda imkanlarımız daha fazladır, biz daha fazla mücadele yürütebiliriz demişlerdir. Bu nedenle 14 Temmuz direnişi sonrası toplumda sorgulama başlamış, bu giderek daha sonra örgütleme ve mücadeleye dönüşmüştür. Yine dışardaki kadrolar da zindandakiler bu kadar fedakarlık yapıp yaşamlarını veriyorsa biz dışarda imkanlarımız daha fazladır diyerek gerilla mücadelesini başlatmışlar ve bu temelde de özgürlük mücadelesinin gelişmesini sağlamışlardır.

Günümüzde de binlerce yoldaşımız zindanda açlık grevine girdiğine göre, Leyla Güven kendisini erittiğine göre o zaman dışardakiler, gençler, kadınlar ve herkes daha fazla örgütlenebilir, daha fazla mücadele edebilir. Yapılması gereken budur. Baskılar, zorluklar gerekçe olarak gösterilmemelidir. Dünyada hiçbir özgürlük, demokrasi, hak, hukuk mücadelesiz elde edilememiştir. Bedel ödemeden, mücadele etmeden özgürlük ve demokrasi gelmez. En yumuşak bir demokratik hak bile mücadeleyle alınmıştır. Tüm demokratik gelişmeler mücadele sonucu gerçekleşmiştir. Dünyanın neresinde bir demokratik gelişme varsa o kesinlikle bedelleri göze alan mücadeleyle sağlanmıştır. Bu bakımdan zorluklara gerekçe göstermeden, zorlukları engel görmeden örgütlenmek, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürdistan’ın özgürleşmesi için mücadeleyi geliştirmek gereklidir. Zaten bizzat zindandaki yoldaşlarımızın duruşu, Leyla Güven’in duruşu, Başûrê Kurdistan ve Avrupa’daki arkadaşların duruşu kadın ve gençlik başta olmak üzere tüm toplumu örgütlemeye, demokrasi ve özgürlük mücadelesi için eylemliliği geliştirmeye çağırıdır. Demokrasi ve özgürlük mücadelesi için daha fazla sorumluluk almaya, harekete geçmeye, sokağa dökülmeye, meydanlara çıkmaya çağrıdır.

Açlık grevleri ve ölüm oruçları bitti, tedavileri çeşitli zorluklara rağmen yapılıyor, ancak Türk cezaevleri gerçeği yüzlerce hasta tutsağın varlığıyla birlikte devam ediyor. ‘Diyalog süreci’nde bile hasta tutsaklar konusunda adım atılmadı. Türk devletinin bu konudaki tavrı, kaynağını nereden alıyor?

Bu soru önemli. Gerçekten de Türk devletinin karakterini en iyi ortaya koyan olgu olmaktadır. 2013 yılında bizler esir askerleri, polisleri bırakmamıza rağmen Türk devleti tek bir hasta tutsağı bırakmadı. Eğer gerçekten bir diyalog, bir çözüm olacaksa bu yapılabilirdi. Zaten bunun bile yapılmaması AKP iktidarının o süreçte samimi olmadığını ortaya koymuştur. Aslında 2013’ten hemen bir iki ay sonra AKP iktidarının bir çözüm politikası ve samimi olmadığı netleşmişti. Çünkü bizler silahlı güçlerimizi geri çekmemize, esir askerleri bırakmamıza rağmen AKP iktidarı hiçbir adım atmamıştı. Hatta cehenneme kadar yolları var, demişlerdir. Bu dönemde birçok çevre hasta tutsakların bırakılması çağrısı yaptı ama AKP iktidarı bu konuda hiçbir adım atmadı. Bu yönüyle aslında Türk devletinin zindan politikası Kürtlere yaklaşımını ifade ediyor. Zaten bugün binlerce siyasetçinin, insanın zindanlara doldurulması AKP iktidarının Kürtlere yaklaşımının sonucudur. Kürt düşmanlığının sonucudur. AKP iktidarı 12 Eylül zihniyetinden daha geri bir iktidar haline gelmiştir. 12 Eylül iktidarında bile devletin bazı gelenekleri sürdürülüyordu. Devlet en azından kendi yasalarına uymaya dikkat ediyordu. AKP iktidarında tamamen bir kuru ve kaba düşmanlık var. İntikamcı anlayış var. Savaşlarda bile savaşanlar birbirlerine karşı saygı gösterirler. AKP iktidarında böyle bir yaklaşım yok. En son Halfeti’de bir polisin öldürülmesinden sonra tüm Halfeti’de terör estirilmesi AKP’nin anlayışını gösteriyor. İntikam almak için kadınlar, erkekler, gençler işkence altına alınmıştır. Tam bir devlet şiddeti uygulanmıştır. Cezaevinde de intikam alınıyor. Mahkemelerin verdiği ceza yetmiyor. Cezaevine koymuş, zaten kapalı yerde; ama zindanda zindan kuralları yetmiyor, ondan öte tutsaklara baskı ve zulüm yapılarak, hastaysa tedavi ettirilmeyerek intikam alınıyor. Böyle bir devlet gerçeğiyle karşı karşıyayız.

AKP iktidarı da tamamen bu devlet gerçeğinin daha koyulaşmış, daha baskıcı karakter haline gelmiş halidir. Şunu söyleyebiliriz; AKP iktidarı Türkiye’deki tüm zulüm, baskı politikalarını sentezleyen, kendinde somutlaştıran bir iktidar haline gelmiştir. Şu anda Kürdistan’da hem dışarda hem zindanlarda uygulanan politika budur. Zaten bu nedenle ne kadar Kürt düşmanı varsa şu anda AKP iktidarını desteklemektedir. MHP neden bu kadar AKP’ye destek oldu, neden Kürt düşmanlığında tescilli bazı kesimler bu kadar Erdoğan’a sarıldı. Erdoğan’ı kendi temsilcileri olarak görüyorlar. Öyle ki geçmişte CHP’ye destek veren, ilişkili olduğu söylenen ulusalcılar ve belli çevreler şu anda AKP’yi destekliyor. CHP’nin teröristlerle aynı safta olduğunu söylüyorlar. Neden, çünkü AKP iktidarı, Erdoğan Kürt düşmanlığını çok ile götürdü. MHP’nin yapamayacağı kadar ileriye götürdü. Ergenekon denen kesimlerin, başka Kürt düşmanı denen kesimlerin yapamayacağı kadar, düşünemeyeceği kadar ileri götürdü. Zindanlarda da böyle bir intikamla, öfkeyle uygulamalar yapıyor. Bu yönüyle gerçekten AKP iktidarı çok tehlikeli bir politik yaklaşım içinde hiçbir değer tanımıyor. Aslında siyaseti de çığırından çıkarmıştır. Her şey mübahtırın ötesine geçmiştir. Bu yönüyle zindanlar ve tutsaklar şahsında ortaya konulan politika zaten bu iktidarın karakterini ortaya koyuyor.

Öcalan iki avukat görüşmesi oldu, avukatları 30 Mayıs’ta yeniden başvurdu ama olumlu cevap alınmadı. Ancak ailesiyle görüştürüldü. Bu görüşmelerde değişmeyen ilkesel bazı noktalar vardı. Öncelikle şu üç kavramsallaştırma; ‘toplumsal uzlaşma’, ‘demokratik müzakere’ ve ‘yumuşak güç’ten ne anlaşılması lazım ve muhatabı kimlerdir?

Önderlik bu görüşmelerde 2013 Newroz’unda sunduğu deklarasyona bağlı olduğunu, bu çerçevede Türkiye’nin sorunlarının çözülmesi gerektiğini bir daha vurguladı. Zaten Önderlik İmralı zindanında sürekli bu yaklaşımı ortaya koymuştur. Sorunların demokratik müzakere temelinde, Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde çözülmesi gerektiğini söyledi. Bu açıdan Önderliğin Kürt sorunu çözümü konusunda yaklaşımı açıktır. Türkiye sınırları içinde demokratik müzakere temelinde çözmektir. Bu konuda daha da derinleştiğini söylüyor. Bu yönüyle Önderlik bütün Türkiye halklarına ve dünya kamuoyuna mesajını vermiştir. Çünkü özellikle son 3-4 yıldır AKP iktidarı MHP’yle birlikte Önder Apo için, Kürt Özgürlük Hareketi için, Kürt demokratik siyaseti için, Kürtler için Türkiye’de en kötü düşman algısı yaratmaya çalıştı. Bütün herkesi Önderliğimize, Hareketimize, halkımıza, demokratik güçlere karşı düşman yapmaya çalıştı. Türkiye halkında Kürt sorununun çözümünde bazı gelişmeler vardı, bu konuda belli bir yumuşak yaklaşım ortaya çıkmıştı. Ancak AKP iktidarı son yıllarda söylemleriyle, politikalarıyla bütün bunları yerle bir ederek kimse demokratikleşmeden söz etmesin, Kürt sorunundan söz etmesin politikası yürüttü. Öyle ki, demokrasiden, Kürt sorunundan söz etmek büyük bir cesaret ister hale geldi. Herkesi korkutarak kafalarda bile bu yönlü düşünceleri silmeye çalıştı. Önder Apo zindan direnişçilerinin ortaya çıkardığı görüşme imkanını değerlendirerek avukatlarıyla görüşmede kendisinin, Özgürlük Hareketinin, Kürt halkının, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorunu için nasıl bir yaklaşım içinde olduğunu bir daha ortaya koydu. Kürt sorununun Türkiye sınırları içinde demokratik uzlaşmayla çözülmesini istedi. Türkiye halkları bir daha Önder Apo’nun Türkiye için öngördüğü proje nedir, Kürt sorunu için nasıl bir çözüm istiyor, Önder Apo nasıl bir siyasi kişiliktir, Kürt Özgürlük Hareketi nasıl bir harekettir, bunları bir daha kamuoyuna çok açık bir biçimde sundu.

TOPLUMSAL UZLAŞMA

Toplumsal uzlaşma kavramı çok önemlidir. Bugün AKP iktidarı Türkiye cumhuriyeti tarihinde hiç olmadığı kadar toplumları karşı karşıya getirmiştir. Evet, geçmişte de Kürt karşıtı politikalar vardı, katliamlar da yapıldı. Dersim soykırımı oldu; baskı, zulüm politikaları yoğun biçimde uygulandı. Ama bunlar bir devlet politikasıydı. Toplumsal düzeyde devlet istediği sonucu alamamıştı. Çok dar bir milliyetçi kesim dışında, İslami kesimleri, Türkmen halkını, Türkiye’nin emekçilerini, köylülerini Kürtlerle karşı karşıya getirememişti. Yine Türkiye’de insanlar farklı bir partiye oy verseler de mahallede farklı oy verdikleri için bir birlerine düşman değillerdi. Birbirlerine bu kadar öfkeli değillerdi. Türkiye’de bugünkü kadar bir partizanlık görülmemiştir. Devlet dairelerinde her siyasi görüşten ve kimlikten memur, bürokrat oluyordu, işçi oluyordu. Şimdi memur olmak da işçi olmak da AKP’li yada MHP’li olmakla mümkün. Yani Türkiye’de toplumsal yarılma, parçalanma, toplumların karşı karşıya gelmesi hiçbir zaman bu düzeyde olmamıştı. Önderlik bunun Türkiye’ye hayır getirmeyeceğini söyleyerek, hem Kürtler hem de Türkiye halkları açısından Türkiye toplumunun kendi içinde bu kadar parçalanmasını önleyecek bir toplumsal uzlaşmadan söz etmiştir.

MÜZAKERE VE YUMUŞAK GÜÇ

Öte yandan sorunların kavgayla değil müzakereyle çözülebileceğini söylemiştir. Sorun varsa oturup tartışılabilir, çözülebilir. Hak, hakkaniyet, vicdan, ahlak var, demokratik değer var. Bu ölçüler esas alınırsa hangi sorun çözülemez? Kimse kimsenin hakkını yememeli, kimse kimseye baskı yapmamalı. Kimse kimseden hakkından fazlasını istememeli. Herkes kendi hakkına razı olmalı. Bunu hak, vicdan, adalet, insan hakları, demokrasi ölçülerinde tespit etmek zor mudur? Bu yönüyle Önder Apo demokratik müzakereden söz ediyor. Yumuşak güç konusu da son on yıllarda kullanılmaya başlandı. Savaşların çok zarar vermesi sonucu, savaşların bir siyasal çözüm aracından çıkarılması için özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra baskı grupları, insan hakları örgütleri, basın ve çeşitli çevrelerle siyaset üzerinde baskı yaparak sorunların çözülmesi eğilimi gelişti. Katılımcı demokrasi de denilen bir yaklaşım ortaya çıktı. Son on yıllarda da yumuşak güç denilerek basın gücü, kültürel güç, ekonomik güç, düşünce gücü, entelektüel güç vb. silaha, şiddete dayanmayan imkanlarla sorunların çözülmesi biçiminde bir eğilim ortaya konulmuştur. Basın bir güç, ekonomi bir güç, entelektüel düşünce düzeyi bir güç, kültür bir güç. İşte Önder Apo yumuşak güç derken zor ve şiddet dışı bu yöntemleri kastediyor. Sivil toplum örgütleri, kadın örgütleri var, yani bu güçler de bu yumuşak gücü, savaş dışı yöntemleri destekleyecek, onlara güç verecek etkenler olarak görülüyor. Çözümün bu tür aktörler ve yumuşak güç denen basın, kültür, sanat, edebiyat, düşünce gücü çözülmesini istiyor. Zaten Önder Apo akıl, kültür, demokratik siyaset diyerek bu güçlerin ne olduğunu ortaya koyuyor.

Şu anda yumuşak gücün en etkili parçası basındır. Şu anda basın doğru kullanılırsa hemen Türkiye’de her bakımdan olumlu bir algı oluşturabilir. Ateşkes dönemlerinde Türkiye’de Kürt sorununun çözümünü isteme yüksekti. Bir dönem Erdoğan demokratikleşmeden söz ediyordu. Yine o dönemde Avrupa Birliği’ne girmek isteyenlerin oranı  yüzde 80’e ulaşmıştı. Çünkü Avrupa Birliği demokratikleşme ve barış alanı olarak ele alınıyordu. Kürt karşıtlığı öne çıkınca bu algılar değiştirildi. Kürt karşıtlığı demek demokrasi karşıtlığı demektir. Her türlü demokratik değere karşıt olunca da dünyayla sorunlar yaşanıyor. Bu açıdan da Kürt sorununun demokratik temelde çözülsün diyenlerin oranı düştü. Avrupa Birliği’ne girmeyi isteyenlerin oranı da düştü. Kuşkusuz Avrupa Birliği’ne giriş ne kadar yararlı veya değildir bunlar ayrı tartışma konularıdır. Zaten Avrupa Birliğinin de kendi içinde yaşadığı sorunlar vardır. Türkiye’de Avrupa karşıtlığı bu tür tartışmalar ekseninde yapılmıyor. Kürt sorununda çözüm savaş yöntemleriyle olmasın denildiği için, ya da yerel yönetim özerklik şartı gibi bazı demokratik değerlerin olması istendiği için Avrupa Birliği karşıtlığı yapılıyor. Avrupa Birliği’ne siz niye bunları istiyorsunuz, bunlardan Kürtler yararlanacak, Kürtlerin yararlanması için bunları istiyorsunuz, o zaman siz Türkiye karşıtısınız diyerek Avrupa karşıtlığı körükleniyor. Yoksa Avrupa’ya yönelik; biz Avrupa’ya girersek işte ekonomik olarak biz kaybederiz, sömürülürüz, siyasi bağımsızlığımızı kaybederiz gibisinden itirazlarla karşıtlık yapılmıyor.

 Önder Apo demokratik uzlaşıdan, onurlu barıştan söz ediyor. Bunların da yumuşak güçle, toplumsal uzlaşı ve demokratik müzakere temelinde yapılmasını istiyor. Savaş bırakılıp sorunlar yumuşak güçle; yani akılla, kültürle, demokratik siyasetle çözmek istediğiniz zaman toplumsal uzlaşı ve onursal barış yoluna girilir. Yoksa savaşta ısrar edilir. Önder Apo ise son aile görüşmesinde de ısrarla savaşla Türk devletinin çözeceği bir şey yoktur. Önder Apo yıllar önce dünyanın gücü de elimizde olsa kimseye saldırmayacağız, ancak tüm dünya da üzerimize gelse kendimizi savunacağız, diyerek yaklaşımını ortaya koymuştur. Yine defalarca biz de savaşla çözelim demiyoruz, sonunda gelinecek nokta demokratik müzakere ve demokratik çözümdür, diyerek Türk devletine savaşla Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme politikasından vazgeçmesini söylemiştir. Bugün de bu yaklaşımını korumaktadır.

Kuşkusuz bu çağrıların muhatabı demokrasi güçleridir. Kürt sorununun savaşla çözümünden yana olmayan kesimlerdir. Tabi bunun için de Kürt sorununun varlığını kabul etmek gerekiyor. Kürt sorununun varlığı kabul edilmeden Kürtler üzerinde soykırım politikası bırakılmadan, yani Kürtlerin zaman içinde kültürel soykırıma uğratılıp tümden Türkleştirilme hedefi bırakılmadan ne demokratik müzakere sürecine girilebilir, ne de sorunun çözümü için yumuşak güçler devreye konulabilir. Bu açıdan da Türkiye’de gerçekten Kürt varlığını tanıyan, Kürtlerin bir halk ve ulus olarak varlığını tanıyan ve bunların da temel doğal hakları olduğunu kabul eden bir zihniyetin Türkiye’de yerleşmesi gerekiyor. Bu zihniyet ortaya çıkmadığı için de Önder Apo’nun dediği süreçler gerçekleşmiyor. Önder Apo aslında bütün bu çabalarıyla, bu yaklaşımlarıyla, bu makul tutumlarıyla Türkiye’deki bu katı zihniyeti değiştirmek istiyor. Türkiye toplumunda yaratılan bölücülük algısını yıkarak Türkiye’nin birliği içinde sorunları çözmek istediği algısını yaratmak istiyor. Önder Apo’nun çabalarının esas yönünün de bu olduğunu görerek tüm demokrasi güçlerinin Türkiye’de böyle bir zihniyet değişimi için çaba göstermesi gerekmektedir.

İki görüşmenin temel bir konusu da Suriye ve özel olarak QSD idi. Bununla ilgili de spekülasyonlar olduğu için detaylandırabilir misiniz?

Önder Apo hem iki avukat görüşmesinde hem de kardeşiyle yaptığı görüşmede Suriye konusuna değinmiştir. Kuzey Suriye’de sorunların nasıl çözüleceğini ortaya koymuş ve kendi yaklaşımını belirtmiştir. Önder Apo’nun bu belirlemeleri çerçevesinde çeşitli spekülasyonlar da olmuştur, acaba Önderlikle Suriye konusunda bir pazarlık mı yapılıyor biçiminde değerlendirmeler de olmuştur. Bunlar tabi ki spekülasyonlardır, bu konuda bizim de net bir şey belirtmemiz mümkün değildir. Ancak Önderlik Suriye, Kuzey Suriye, Rojava ve Kürtler için söyledikleriyle Suriye’de demokratik bir çözüm zemini yaratmak istiyor. Çünkü Önder Apo Suriye’yi çok iyi tanır. Suriye toplumunu, Suriye’deki bütün halkları, devlet zihniyetini iyi tanıyor, aydınlarının karakterini iyi biliyor. Öte yandan Kürtleri iyi tanıyor, Kürtlerin ihtiyaçlarını biliyor. Yine Ortadoğu ve Suriye üzerinde uluslararası güçlerin hesaplarının ne olduğunu görüyor. Suriye’deki muhalefetin durumu nedir ne değildir bunları da iyi bilen konumdadır. 20 yıl Suriye’de kalmıştır ve Suriye siyasetiyle iç içe olmuştur, bu bakımdan da Suriye’deki siyasal, toplumsal, kültürel gelişimi, değerleri, dengeleri, ilişkileri çok iyi bilmektedir. Öte yandan Ortadoğu üzerinde yoğunlaşması kapsamlı ve bütünlüklüdür. Yine Kürtler üzerinde yoğunlaşması kapsamlıdır. Türkiye’yi de en iyi bilen konumdadır. Bu gerçekler ışığında Önder Apo Suriye’de sorunların çözümü için rol almak istemektedir, rolünü oynamak istemektedir. Dünyada Suriye’de sorunların çözümü açısından Önder Apo’dan daha iyi bir aktör bulunamaz. Önder Apo’nun düşünceleri, değerlendirmeleri çözümleyici olur.

Zaten şu anda Kuzey Suriye’de ya da Suriye’nin genelinde sorunlara tek doğru kalıcı çözüm getiren Kuzey Suriye yönetimidir. Kuzey Suriye’deki halklar ve demokratik güçlerdir. Bunlar da Önder Apo çizgisindedir. Demokratik ulus, Suriye’nin demokratikleşmesi diyorlar, Suriye’nin demokratikleşmesi temelinde yerel demokrasi ve buna dayalı olarak da demokratik özerklikten, halkın kendi kendisini yönetmesinden söz ediyorlar. Kadınların toplumsal ve siyasal yaşamda etkili olmasını istiyorlar. Bütün inançların yan yana, kendi kimliğiyle, kendi değerleriyle yaşamasını ve bütün kültürlerin değerleriyle ve özyönetimlerini var olmasını amaçlıyorlar. Tüm bu değerlendirme ve yaklaşımlar Suriye’deki çözümde ortaklaşılacak yanlardır. Mevcut durumda Suriye’de rejimin yaklaşımlarıyla Suriye genelindeki sorunlar çözülebilir mi? Kürt sorunu, demokratikleşme sorunu çözülebilir mi? Ya da Türkiye’nin ilişkili olduğu çetelerle, ÖSO denen güçlerle Suriye’de gerçek bir uzlaşma, gerçek bir çözüm yaratılabilir mi? DAİŞ benzeri unsurlarla Suriye’de herhangi bir çözüm olması mümkün müdür? Bunların her biri kendini dayatıyor. Türkiye kendini dayatıyor. Uluslararası güçlerin de bütün kesimleri uzlaştıracak yaklaşımları yok. Çünkü onlar da kendi çıkarlarını düşünüyor. Kendi çıkarları doğrultusunda politika yürütüyor. Yani nalıncı keseri gibi herkes kendine yontuyor. Herkesin kendine göre yonttuğu bir Suriye’de çözüm olmaz. Hiç kimse kendine yontmayacak, herkes bir diğerinin haklarına, hukukuna saygılı olacak. Bu da Suriye’nin demokratikleşmesi temelinde herkesin hakkına, hukukuna saygı duyması anlamına geliyor. Bunu da Kuzey Suriye halkları, Önder Apo ortaya koyuyor.

Önder Apo kavgaları da önlemek istiyor. Ne devletler Kürtlerle kavga etsin, ne de Kürtler Suriye devleti ve Türkiye’yle kavga etsin. Kürtler tüm halklar ve inançlar birbirleriyle kavga etmeden yaşasınlar. Önder Apo’nun amaçladığı budur. Hiçbir gücün birbiriyle kavga etmeyeceği, herkesin kendi hakkına razı olacağı bir Demokratik Suriye projesi ortaya koyuyor. Önderlik görüşmede Suriye konusundaki bu görüşünü açıkça ortaya koymuştur. Şunu görmüştür; Suriye’de Kürtlerle devlet arasında, Türkiye’yle Kürtler arasında, uluslararası güçlerle Türkiye ve Kürtler arasında gerilim yaşanıyor. Böyle bir birçok gücün arasında gerilim yaratan, çözüm ortaya çıkarmayan bir çekişme hali var. İşte Önder Apo buna bir çözüm bulmak istiyor. Kendi yaklaşımıyla bu durumu ortadan kaldırmak istiyor. Önder Apo’nun iki görüşmede Suriye’yle ilgili mevcut siyasal durumla ilgilidir. Büyük ihtimalle devlet gitmiş Suriye’de Kürtlerin politikasından rahatsızlığını dile getirmiş. Önderlik tabi ki her görüşmeden, her konuşmadan, her rahatsızlıktan, her değerlendirmeden bir sonuç çıkarır. Sen başka şey söylemek istersin ama Önderlik konuşmalardan herkesin niyetini ve yaklaşımını anlar. Bu yönüyle orada sıkıntılı bir durumun yaşadığını, herkesin sıkıntı içinde olduğunu görerek çözümleyici bir yaklaşım ortaya koymak istiyor. Ama bunu yaparken de tabi ki Kürtlerin ve diğer halkların haklarına saygılı olunmasını istiyor. Kuzey Suriye’de rejimle, devletle çözüm arayışı olabilir, ama bunun demokratik anayasal temelde güvenceli olması gerektiğini söylüyor. Demokratik özerklik çözümü öneriyor. Yerel demokrasinin anayasada güvenceye alınmasını öneriyor. Yoksa Kürtler haklarını bıraksın, Suriye’nin istediği biçimde çözüm olsun, ya da Türkiye’nin istediği biçimde Kürtlerin haklarının kabul edilmediği bir çözüm olsun, ya da halkların demokratik iradesinin olmadığı bir çözüm olsun, ya da Türkiye’ye bağlı çetelerin düşündükleri otoriter, baskıcı bir sistem olsun istemiyor.

Önder Apo’nun Kürtlerin haklarının güvenceye alınmadığı bir sistemi kabul etmesi düşünülemez. Bu açıdan Suriye’de rejimle, devletle sorun çözülecekse anayasal çerçevede çözülmeli, derken Kürtlerin hakları güvenceye alınmalı derken, bunun her yerde geçerli olması gerektiğini söylemek istiyor. Türkiye’de de Kürtlerin hakları anayasal güvenceye alınmalı, her yerde anayasal güvenceye alınmalı. Güvenceye alınmadığı takdirde, 20. yüzyıl parametreleriyle şekillenen ve düşünen yönetimlerin anlayışı Kürt karşıtlığıdır, Kürt soykırımıdır. Bunu iyi biliyor. 20. yüzyılda Ortadoğu’daki ulus-devletler içinde yetişen insanlar Kürt karşıtıdır. Kürt’ü ortadan kaldırma zihniyeti, politikası ve yönetim anlayışıyla yetişmişlerdir. Bunlar tehlikeli zihniyet, uygulama ve politikalardır. Bunlar kabul edilemez. Dolayısıyla demokratik anayasalarla halkların haklarının güvenceye alınması gerekir, biçiminde yaklaşımını ortaya koymuştur. Bunu vurgularken tabi ki mevcut devletlerin siyasi sınırları içinde çözümün olmasını istemektedir.

Yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak; hem Türkiye’nin hassasiyetleri hem de Kürtlerin de dahil olduğu anayasal çözümü sağlayacak denklem nasıl kurulabilir; Türkiye işgal ettiği alanlardan feragat etmeden mümkün mü, bölgesel güçler dışındaki uluslararası güçlerin rolü ne olur?

Kuşkusuz mevcut yaklaşımlarla herkesin çıkarlarının sağlanacağı bir denklem kurmak kolay değildir. Bunun için demokratik zihniyete kavuşmak gerekir. Önderlik bu bakımdan demokratik zihniyette ısrar ediyor. Anayasal çözüm derken demokratik çözümden söz ediyor. Demokratik anayasal çözüm olursa herkes açısından kabul edilebilir bir denklem kurulabilir. Bu açıdan herkes kendi projelerinden, kendi politikalarından taviz verecektir. Benim dediğim olsun demeyecektir. Rejim eskisi gibi olsun diyemez. Türkiye Kürtler orada özyönetimlerine, özerkliklerine kavuşmasın diyemez. Ya da farklı muhalif gruplar Kürtlerin hak elde etmesine karşıyız diyemez. Ya da uluslararası güçler burada bir düzen olacaksa bize bağlı olsun, bizim çıkarlarımız esas alınsın diyemez. Bu yönüyle herkesin bugüne kadar uyguladıkları politikalar çözümsüzlük yarattığına göre o zaman mevcut politikaların bırakılması gerekir. Türkiye’nin tabi ki Efrîn işgaline son vermesi gerekir. Türkiye’nin Suriye üzerinde hiçbir hesap yapmaması gerekiyor. Tek yapacağı hesap Türkiye’yle Suriye ilişkilerinin iyi olmasıdır. Yeni şekillenecek Suriye’nin Türkiye’ye düşman ve karşıt olmaması. Türkiye’nin başka bir beklentisi olamaz. Kuşkusuz ekonomik, siyasal, toplumsal ilişkilerin iyi olduğu bir ilişki düzeni gerekir özcesi Türkiye karşıtı bir Suriye olmaması istenebilir. Ama demokratikleşme Türkiye karşıtı olarak görülürse, Kürtlerin hak elde edilmesi Türkiye karşıtlığı olarak görülürse tabi ki herkesin hassasiyetlerini dikkate alan bir denklem kurulamaz.

 Önderlik Süleyman Şah türbesinin eski yerine taşınması konusunda Kürtlerin zorluk çıkarmayacağını söylüyor. Türk devleti bunu savaşla halletmek istiyorsa bu yanlıştır, bunun yerine Kürtlerle uzlaşarak, konuşarak bu sorunu çözebilir diyor. Kürtlerin zaten hiç kimsenin ulusal ve kültürel değerlerine saygısızlığı yoktur. Herkesin, her ülkenin değerlerine saygılıdır. Kürtler sadece kendi özgürlüklerini, demokratik yaşamlarını istiyor, kendi özyönetimleriyle kendi kendilerini yöneteceği bir siyasi statü istiyorlar. Buna saygı gösterilirse Kürtler Türkiye’yle de dostça, kardeşçe yaşarlar, mevcut rejimle de Suriye’nin sınırları içinde kardeşçe yaşayabilirler. Zaten Kürtlerin Arap ve Süryani halkıyla bir sorunu yoktur. Araplarla bugün Kuzey Suriye’de bir ortak düzen kurmuşlardır, kardeşçe yaşamaktadırlar. Türkiye, DAİŞ ve çeşitli güçler Araplarla Kürtleri kavga ettirmek istemişlerse de bunu başaramamışlardır. Kürt-Arap birliği, Kürt-Süryani birliği yaratılmıştır. Demokratik ulus zihniyeti gelişmektedir. Bu yönüyle demokratik bir zihniyetle bütün güçlerin hassasiyetleri gözetilebilir. Türkiye-Kürtler karşılıklı birbirlerinin hassasiyetlerini gözetebilir. Kürtler mevcut Suriye’deki siyasi güçlerin, rejimin hassasiyetlerini gözetir. Çünkü Kürtler zaman zaman bölgede sanki Suriye’yi böleceklermiş gibi bir algı yaratılıyor. Kürtler hakkında böyle bir algı yaratmak isteyenler var. Bunu bölgenin gerici ve milliyetçi kesimleri yapıyor. Yoksa Kürtlerin ne Suriye’yi ne Türkiye’yi ne Irak’ı ne de İran’ı bölme gibi bir yaklaşımları yok. Bu ülkelerin demokratikleşmesi, Ortadoğu’nun demokratikleşmesi temelinde sorunlarının çözümünü istiyorlar.  Demokratikleşme olursa zaten sınırlar geçirgen olur. Kürtlerin bir devlet kurma yaklaşımları olmaz. Her türlü milliyetçiliği önleyecek de demokratikleşmedir. Demokratikleşme olursa mevcut devletler bölünme kaygısını bırakırlar. Demokratikleşme olursa Kürtler veya başka güçler içinde olan devletçi, milliyetçi eğilimler de ortadan kalkar.

Kuşkusuz şu anda bölgede 3. Dünya Savaşı var, bu nedenle uluslararası güçlerin etkisi fazla. ABD’nin, Rusya’nın etkisi fazla. ABD’nin Türkiye’yle ilişkileri var, yine Mısır, Suudi Arabistan’la ilişkileri var. Rusya’nın İran ve Suriye’yle ilişkileri var. Rusya-İran ilişkileri gerçekten kapsamlı. Bu bakımdan bölge politikalarında şu anda Rusya’yla İran ortak hareket ediyorlar. Suriye üzerinde zaman zaman aralarında sorunlar çıksa da Rusya’yla İran’ın ortak politika yürüttükleri açık. Çünkü Rusya’yla İran bir nevi sınır ülkesidir. İran Rusya’nın güneyindeki önemli bir ülkedir. Bu yönüyle İran Ortadoğu’da Rusya için en önemli ülke haline gelmiştir. Rusya bu ilişkiyi sürdürmek, derinleştirmek istemektedir. Bölgesel güçlerin de tabi rolü var ama bölgesel güçler de bu dış güçlerin parçası olarak politika yürütüyorlar. Çünkü hala ekonomik, askeri, siyasi olarak Rusya’nın ve ABD’nin potansiyelleri fazla. Siyasal gelişmeleri belirleyecek ve etkileyecek durumda. Bu yönüyle onların politikası da önemli. Onlar olumsuz rol oynadığında sorunları çözmek kolay değildir. Bu yönüyle uluslararası güçlerin de sorunların çözümünde hep bana hep bana deyip çıkar gözeterek sorunları çıkmaza sokmaması yaklaşımı içinde olması gerekir. Sorunların çözümünde olumlu, kolaylaştırıcı yaklaşım içinde olmaları gerekir. Böyle olursa tabi ki olumlu rol oynayabilirler. Ama sadece bizim çıkarlarımız derlerse de gerçekten sorunları çözmek kolay olmaz. Bu durumda da halkların gücünün devreye girmesi önemlidir. Halkların gücü, örgütlülüğü, ortak mücadelesi devreye girerse bölgesel güçlerin de uluslararası güçlerin de sadece çıkara dayanan ve bu nedenle de sorunları kördüğüm ve çıkmaz içine sokan politikaları aşılabilir.

Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan son dört yılda yaşananları ‘çok korkunç/kötü şeyler’ olarak özetliyor ve 2013 Newroz Bildirgesi’nin daha da derinleştirilip netleştirilerek sürdürülmesi kararlılığını belirtiyor. Beklentisi nedir, mevcut iktidar yapısıyla mümkün mü?

Bu tutumuyla son 4 yılda yaşanan savaş politikalarının Türkiye’yi ne hale getirdiğini, Türkiye’nin şu anda yaşadığı çıkmazın bu politikalar olduğunu ortaya koyuyor. Bunun alternatifinin 2013 Newroz bildirisinde ortaya koyduğu görüşler olduğunu söylüyor ve bu alternatifi de daha da derinleştirilebileceğini ve çözümleyici kılabileceğini belirtiyor. Bu şunu ifade ediyor; demokratikleşme dışında Türkiye’de sorunlar çözülemez. Türkiye’nin sorunlarının çözümünün tek yolu demokratikleşme temelinde Kürt sorununun çözümüdür, çağrı budur. Tabi bu çağrı da demokrasi güçlerinedir. Demokratikleşme potansiyeli ve eğilimi olan tüm siyasi güçleredir. Çünkü demokratikleşme ve demokratik yaklaşım olmadan 2013 Newroz bildirgesini pratikleştirmek, derinleştirmek ve onun alternatif haline gelmesini sağlamak mümkün değildir. 2013 Newroz bildirgesine demokrasi güçleri sahip çıkarsa, sorunların savaş yoluyla değil yumuşak güçle çözülmesini isteyenler sahip çıkarsa pratikleşebilir. Buna Türkiye’nin ekonomik güçleri de dahildir. Mevcut politikada Türkiye’deki ekonomi de çıkmaza giriyor. Çünkü Kürt sorunu çözülmediği müddetçe siyasal, toplumsal, kültürel kriz devam ediyor. Bu ortamda da ekonomik sorunlar daha da ağırlaşıyor. Bu yönüyle tabi ki mevcut iktidarla olmaz. Mevcut iktidar demokratik anlayışa sahip mi? Demokratik anlayışa sahip olmadığını çok açık ortaya koymuştur. Mevcut iktidardan artık demokratikleşme beklemek katırdan doğum beklemek gibi bir şeydir. Ancak demokrasi güçleri etkili mücadele verirlerse, demokrasi mücadelesi yükselirse o zaman zorunlu olarak demokratikleşme adımları atabilir.

Kendiliğinden bu iktidarın demokratikleşme adımı atması zordur. Bu savaş politikasıyla hiçbir sorun çözülemez. Mevcut politikalarla Türkiye’yi çöküşe götürüyorsun, bunun altında sen de kalırsın, ezilirsin diyecek düzeyde demokrasi mücadelesini yükseltirlerse, demokratik irade ortaya koyarlar ve demokratikleşmeyi dayatırlarsa o zaman bazı gelişmeler olabilir. Ama bunun için demokrasi güçlerinin güçlenmesi gerekiyor. Demokrasi güçlerinin mücadeleyi yükseltmesi gerekiyor. Bu yönüyle mevcut iktidardan demokratik bir çözüm ve bir adım beklemek yanılgıdır. Önder Apo açısından da bizim açımızdan da beklenti; demokrasi güçlerinin ortak mücadele yürütmesidir. 2013 bildirgesine, o ruha sahip çıkmalarıdır. Buna da demokrasi güçleri, devrimciler sahip çıkabilir. Türkiye’de demokratik zihniyet gelişmeden Kürt sorunu çözülemez. Herhangi bir iktidarla oturup konuşularak sorun çözülemez. Demokratik zihniyet yaratmadan, demokratikleşme yaratmadan sorunları çözmek mümkün değildir. Çözülseydi geçen on yıllarda çözülürdü. Çok ağır kriz ve savaşlara rağmen adım atılmadı. Çünkü zihniyet çok katı bir Kürt düşmanlığı temelinde şekillenmiş. Bunun kırılması lazım. Bu da ancak demokratik zihniyetle aşılır ve kırılır. Demokratik zihniyet olmadan, gelişmeden Türkiye’deki bu Kürt düşmanı, Kürt karşıtı zihniyetler aşılamaz, dolayısıyla da bu tür zihniyetler aşılmadığı müddetçe herhangi bir sorun çözülemez. Bu yönüyle demokratikleşme mücadelesi vermeden, demokrasi güçleri ittifak kurmadan, mücadele etmeden herhangi bir iktidardan çözüm beklentisi içinde olmak kendini kandırmaktır. Kürtler açısından soykırım bıçağı altına kendini yatırmaktır. Soykırım bıçağından kurtulmanın tek yolu demokratikleşme mücadelesidir. Şuradan buradan bir şey beklenemez. Demokratikleşme mücadelesiyle bu sorun çözülecektir. Kuşkusuz sadece Kürtlerin mücadelesiyle de olmaz. Kürt halkının demokratik güçleriyle Türkiye’nin demokratik güçlerinin ortak mücadelesi 2013 Newroz bildirisindeki ruhun pratikleşmesini sağlayabilir. 2013 bildirgesi o zaman da demokrasi güçlerine yönelikti şimdi de demokrasi güçlerine yöneliktir. Önderliğin İmralı’daki bütün çabası Türkiye’deki demokratikleşme mücadelesini, zeminini güçlendirmek içindir. Bütün söylemleri ve çabası buna yöneliktir. Çünkü böyle bir ortam yaratılmadan sorunun çözülmeyeceğini biliyor.

Kürt halk Önderi görüşmelerinde ‘Onurlu bir barış’ ve ‘demokratik siyaset çözümünün esas olduğunun altını çiziyor. Kısa vadede bunun belirtilerini görüyor musunuz?

Önder Apo’nun onurlu barış ve demokratik siyaset çözümü imkanları eskiye göre artmıştır. Türkiye’deki siyasal, ekonomik, toplumsal sorunların ağırlaşması, büyük bir tıkanıklık yaşanması bu sorunun çözümünü yakınlaştırmaktadır. Çünkü tüm bu sorunların bu hale gelmesini sağlayan Kürt sorununun çözümsüzlüğüdür. Kürt sorununun çözümsüzlüğü sürdüğü müddetçe Türkiye’nin ekonomik, siyasal, toplumsal, diplomatik sorunlarını gidererek bir istikrara kavuşması mümkün değildir. Kürt sorununun çözümsüzlüğü Türkiye’nin ayağına bağdır. Bu giderek daha fazla anlaşılmaktadır. Türk devleti bütün imkanlarını bu savaşa vererek bu sorunu çözmek istese de çözememektedir. Bu da aslında sorunun çözümünü acil hale getirmektedir. Engel olan, zihniyetlerdir. Objektif olarak Kürt sorununun çözümünün zemini olgunlaşmıştır, her bakımdan olgunlaşmıştır. Ama klasik devlet zihniyeti, hala devleti elinde bulunduran oligarşik kesim, Kürt soykırımcı zihniyet temelinde savaşta ısrar etmektedir. Ama biz çözümün mücadele edildiğinde çok da uzak olmadığını düşünüyoruz. Mücadele ne kadar yükseltilirse çözüm de o kadar yakınlaşacaktır. Mücadele ettiğimiz takdirde, demokrasi güçleri ısrarlı olduğu takdirde demokratik siyaset devreye girecek ve onurlu barış olacaktır, olmak zorundadır. Belki mücadele sert bir biçimde sürüyor, Türk devleti bütün imkanlarını savaşa yatırmış baskı ve zulmüyle bu sorunu halledeceğini, bu sorundan kurtulacağını sanıyor. On yıllarca özgürlük mücadelesi veren, kimliği konusunda derin bilince kavuşan, özgür ve demokratik yaşamın ne olduğunu, hakkın, hukukun ne olduğunu öğrenen Kürt halkının özgürlük mücadelesini durdurmak, taleplerinden vazgeçirmek mümkün değildir.

Siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel sorunların ağırlaşması, dış politikada sorunların ağırlaşması bir yönüyle de çözümün köklü olmasını beraberinde getirir. Sorunlar ağırlaştıkça çözümlerin daha da köklü olması kendini dayatır. Bu yönüyle belki acılar, sıkıntılar, zorluklar çekiliyor ama mücadele sürdürüldüğü takdirde sorunları daha köklü biçimde çözmek, daha kapsamlı ve derinleşmiş demokratik bir çözüm ortaya çıkarmak koşulları artmıştır. Giderek bunun zemini güçlenmektedir. Kuşkusuz bu çözüm krizlerin ağırlaşmasıyla kendiliğinden gelmez. Ancak böyle ortamlarda mücadele geliştirildiğinde çözüm de kaçınılmaz hale gelir. Bu yönüyle biz, saldırılar ağırdır, sıkıntılar çoktur diyerek mücadeleden geri çekilme gibi bir yaklaşım içinde değiliz. Aksine mücadele ettikçe bu saldırıları kıracağımıza ve sorunların köklü çözümünü gerçekleştireceğimize inanıyoruz. Kürt halkının on yıllara dayalı mücadelesi böyle bir birikim ve zemin ortaya çıkarmıştır. Zaten Önder Apo’nun ve Kürt halkının ortaya koyduğu öneriler ve projeler dışında ne Türkiye’nin ne Suriye’nin ne de Ortadoğu’nun sorunlarını çözmek mümkündür.

Öcalan, ikinci görüşmesinde açlık grevi ve ölüm oruçlarının bitirilmesini beklediğini söylerken “Asıl bundan sonrasında da bana yeterli yoğunluk ve iradeyle eşlik etmenizi de özenle belirtiyor ve umuyorum” diye ekledi. Buradaki ‘asıl bundan sonrasından’ ne anlaşılmalı?

Önder Apo’nun zindandaki yoldaşlardan beklentisi büyüktür. Çünkü binlerce insan var. Mücadele içinden gelmiş ve bedel ödemiş insanlardır. Eğer bunlar Önderlik çizgisine kavuşurlarsa, Önderliğin çizgisi doğrultusunda ideolojik ve politik olarak derinleşirlerse bunun zindanları aşacağını, Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt sorunun çözümü ve Ortadoğu’nun demokratikleşmesinde önemli rol oynayacağını düşünmektedir. Çünkü tarihteki büyük değişimleri düşünce gücüne sahip olanlar gerçekleştirmiştir. Bugün öyle bir tarihi süreçten geçilmektedir. Ortadoğu yeni devrimini, yeni tarihini yeni düşünce gücüyle sağlayacaktır. Bunu sağlatacak olan da Önder Apo’nun çizgisidir. Bu bakımdan Önder Apo cezaevindeki yoldaşların kendi çizgisi doğrultusunda yoğunlaştığı ve bu çizgi doğrultusunda güçlü bir iradeye sahip olarak Önderlik çizgisinde yürüdükleri takdirde sadece Kürt halkının değil bütün Ortadoğu halklarının büyük kazanacağı düşünmektedir. Önder Apo kendi düşüncesinin ve bu doğrultuda yaptıklarının ne anlama geldiğini ifade etmek için yıllar önce ’40 yıldır yaptıklarımız hazırlıktı, asıl yapacaklarımız bundan sonradır’ demiştir.

Şu açıktır; Önder Apo’nun düşünceleri, projeleri bundan sonra daha fazla gündemde olacaktır. Önder Apo’nun ideolojik çizgisi, siyasi projeleri Ortadoğu’nun siyasal gelişmelerini daha fazla belirleyecektir. Bu açıdan Önderlik kendi düşüncelerinin böyle bir geleceği olduğunu, böyle bir rol oynayacağını, bu açıdan da bu rolünü etkili oynaması için, sonuçlarının daha büyük olması için zindandaki yoldaşların kendisine yeterli yoğunluk ve iradeyle eşlik etmesini istiyor. Çünkü Ortadoğu’da, Türkiye’de, Kürdistan’da önümüzdeki yıllarda tüm gelişmeleri düşünce gücü belirleyecektir. Düşüncede Kürdistan’ın, Türkiye’nin, Ortadoğu’nun sorunlarına cevap olanlar geleceğe yön vereceklerdir. Ortadoğu’daki kriz bunu çağrıştırmaktadır. Kriz, kaos demek yeni düşüncelerin zamanı demektir. Eskilerin kriz, kaos yarattığını, çözümsüzlük yarattığını, bu nedenle yeni çağrılara, yeni düşüncelere ihtiyaç olduğunu gösterir. Bu nedenle yeni düşünceleri Önder Apo ortaya koymuştur. Kaosla bu düşünce birleştiğinde büyük gelişmeler yaratılacaktır. Önder Apo kaos süreçlerini, bu anları yaratılış anları olarak değerlendirir. Bu gerçekliği de Özgürlük Sosyolojisi anlatımlarıyla açıklığa kavuşturuyor. Şimdi Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu böyle bir süreçten geçmektedir. Yeni öz gelişmektedir; eski biçim dağılmıştır. Yeni özün biçiminin, yapılanmasının, şekillenmesinin nasıl olacağını Önder Apo ortaya koymuştur. Bu yönüyle Önder Apo zindandaki arkadaşlardan kendisinin bu düşünce gücüne, bu politik duruşuna, bu Önderlik çizgisine destek olmalarını, bunu takip etmelerini, bunun savunucusu ve pratikleştiricisi olmalarını istiyor. Bir nevi hepsinden kendisine Haki gibi, Kemal gibi, bütün şehitlerimiz gibi gerçek yoldaşlık yapmalarını istiyor. Asıl bundan sonrasından kastı budur. Asıl bundan sonra kendi düşüncelerinin büyük gelişmeler yaratacağını, dolayısıyla da bu düşüncelerin yoğunluğunu yaşamalarını, iradelerini bu yönlü keskinleştirmelerini onlardan özellikle istiyor.

Tecridi Kıralım, Faşizmi Yıkalım, Kürdistan’ı Özgürleştirelim’ hamlesi bundan sonra nasıl devam edecek?

‘Tecridi kıralım, Faşizmi yıkalım, Kürdistan’ı özgürleştirelim’ hamlesinin ilk aşaması başarıyla sonuçlanmıştır. Bu da aslında Kürdistan’ın özgürleşmesi açısından önemli bir gelişme olarak görülmelidir. Tecrit tümden kırılmamış ama İmralı’nın kapısı aralanmıştır. Faşizm tümden yıkılmamıştır ama faşizm zayıflamıştır. Zaten bunlar gerçekleşmeden de Türkiye’yi demokratikleştirip Kürdistan’ı özgürleştirmek mümkün değildir. Tabi ki ‘Tecridi kıralım, Faşizmi yıkalım, Kürdistan’ı özgürleştirelim’ hamlesi kısa sürede sonuçlanacak bir mücadele değildir. Çünkü Kürdistan’ı özgürleştirmeyle faşizmi yıkma, yani Türkiye’nin demokratikleşmesi arasında doğrudan bağ vardır. Bunun için de faşizmin geriletilmesi gerekmektedir. Bu yönüyle tecritte belli bir kırılma sağlanmış ve faşizm zayıflatılmıştır. Tecridi sürdürme imkanları zayıflatılmıştır. Önder Apo’yla avukatları arasında iki görüşmenin, bir aile görüşmesinin olması İmralı kapılarının aralandığını, tecridi eskisi gibi sürdürme imkanlarının kalmadığını, ideolojik, siyasi, toplumsal temellerinin zayıfladığını söyleyebiliriz. Artık gayri meşru, hukuk dışı ve toplum tarafından benimsenmeyen bir uygulama konumundadır. Türk devletinin kendi anayasa ve yasalarına uyması isteği bir kamuoyu gücü haline gelmiştir. Bu açıdan tecride yönelik mücadelenin önemli başarı elde ettiğini görmek gerekiyor. Zaten Önderlik amacına ulaşmıştır, demiştir. Tecridin ideolojik, siyasi, toplumsal temellerinin bu kadar zayıflatılmasının, hukuk dışılığının ve gayri meşruluğunun ortaya konulması, toplum tarafından desteklenmediğinin gösterilmesi, tüm dünyada tecridin teşhir olması tecridin tüm kırılması mücadelesini güçlendirmiştir. Bundan sonrası artık farklı yol ve yöntemlerle sürdürülmesine kalmaktadır. Faşizmi zayıflatmada zindanlardaki direniş rolünü oynamıştır. Bu yönüyle tabi ki Beyaz Tülbentli analarımızın İmralı kapısının aralanması ve faşizmin zayıflatılmasında önemli bir rol oynadıklarını belirtmek istiyoruz, bir daha saygı ve sevgiyle selamlıyoruz.

Kuşkusuz ‘Tecridi kıralım, Faşizmi yıkalım, Kürdistan’ı özgürleştirelim’ hamlesi bitmemiştir, devam edecektir. Tecrit sadece Bakurê Kurdistan’ı, Kürtleri değil tüm Türkiye’yi, Suriye’yi, Irak’ı, Başûrê Kurdistan’ı ve İran’ı, bütün Ortadoğu’yu ilgilendirmektedir. Türkiye’deki faşizm sadece Türkiye halkları açısından değil Ortadoğu halkları açısından da faşizm olmaktadır. Ortadoğu’daki demokratik güçlere bir saldırıyı ifade etmektedir. Türkiye’de faşizmin zayıflatılması aynı zamanda tüm Ortadoğu halklarını ilgilendirmektedir. Bu açıdan tecridi kırma, faşizmi yıkma mücadelesi tüm halklar tarafından yürütülecektir. Zaten Kürdistan özgürleşmeden Türkiye’de demokratikleşme olmaz. Suriye’de, İran’da, Irak’ta ve Ortadoğu’da demokratikleşme olmaz. Bu açıdan Kürdistan’ı özgürleştirme mücadelesi aslında bütün Ortadoğu halklarını demokratikleşme ve özgürleştirme mücadelesidir. Bu hamle Kürdistan’ın her parçasında ya da Suriye’de, Irak’ta, bütün Ortadoğu’da farklı sloganlarla, farklı araç ve yöntemlerle devam edecektir.

Önümüzdeki dönemde faşizmi yıkma ve Türkiye’yi demokratikleştirme temel hedeftir. Çünkü faşizmi yıkma, Türkiye’yi demokratikleşme aynı zaman tecridi kırma ve Kürdistan’ı özgürleştirme mücadelesidir. Bu yönüyle özellikle de yakın zaman açısından Türkiye’deki tüm demokrasi güçlerini birleştirecek olan slogan “Faşizmi yıkalım, Türkiye’yi demokratikleştirelim” olacaktır. Bu bakımdan Türkiye’deki bütün demokrasi güçlerini faşizmi yıkma ve Türkiye’yi demokratikleştirme mücadelesini yükseltmeye çağırıyoruz. Bu temelde de bütün eylemlerinin faşizmi yıkma ve Türkiye’yi demokratikleştirme hedefi doğrultusunda olması gerekiyor. Tabi ki Kürdistan’da, Kürdistan’ın diğer parçalarında faşizmi yıkma, Türkiye’yi demokratikleştirme demokrasi ve özgürlük mücadelesiyle birlikte yürütülecektir. Kürtlerin özgürlük mücadelesi de Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin en önemli güç kaynağıdır. Bu yönüyle biz Türkiye’de, Türkiye somutunda faşizmi yıkalım, Türkiye’yi demokratikleştirelim sloganı etrafında bütün demokrasi güçlerinin birleşmesi çağrısı yapıyoruz. Kürdistan’da zaten baskılar çok yoğun. Kürt halkı her zaman özgürlük için mücadele ediyor. Kürt halkının özgürlüğü için mücadele ediyor. Bu bakımdan önümüzdeki dönemde de Kürt halkının özgürlüğü için mücadele sürecektir. Kürt halkına yönelik saldırılara karşı direnilecektir. Özellikle Kürdistan’da tam bir devlet şiddeti var. Mahkemeler, polisler Kürt halkı üzerindeki soykırımcı sömürgeci saldırının en temel araçları haline gelmiş bulunmaktadır. Neredeyse Kürt diyen, Kürdistan diyen zindanlara atılmaktadır. Kürt halkının özgürlük mücadelesini savunmak en büyük suç haline gelmiştir. Bugün binlerce demokratik siyasetçi zindanlardadır. Bunların önemli bölümü Kürt halkının özgürlüğü için, demokrasi için, siyasal mücadele verdikleri için zindanlardadır. Bu bakımdan tecridi kırma mücadelesini süreklileştirme yanında Kürdistan’da bu tutuklamalara, bu baskılara, gözaltılara, işkencelere karşı da mücadelenin yükseltilmesi gerekmektedir.

Önder Apo mücadelenin nasıl yükseltilmesi gerektiğini söylerken, sadece zindandaki direnişlerle olmaz, artık bunun toplumda çok farklı, zengin yöntemlerle sürdürülmesini istedi. Hatta Leyla Güven’e gönderdiği mesajda Gandhi’den söz etti. Yani toplum meşru zeminde çok geniş kitlesel eylemler yapılabilir. Çok zengin yöntemlerle mücadele edilebilir, mesajını vermiştir. Kürdistan’da da mücadele etmek için çok gerekçe vardır. Kürdistan’da yapılan baskı ve zulüm o kadar had safhadadır ki, o kadar haksız, hukuksuz, adaletsiz, vicdansız biçimde yürütülmektedir ki bu açıdan en geniş kesimleri birleştirecek birçok mücadele yol ve yöntem olabilir. Çok geniş kesimleri kapsayacak hedefler temelinde mücadele yükseltilebilir. Bu açıdan biz Türkiye’de faşizmi yıkma, Türkiye’yi demokratikleştirme mücadelesinin sürdürülmesi gerektiğini ortaya koyarken; Kürdistan’da da Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı yapılan saldırılara karşı özgürlük mücadelesini geliştiren, bu temelde de Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlamada rol oynayan, tecridi kıran bir mücadelenin süreklileştirilmesinden yanayız.

Tecrit sürekli Kürt halkının gündemindedir. Kürt halkı için artık tecride karşı mücadele sürekli olmak durumundadır. Kürt halkı artık tecritle yaşamak istemiyor. Bizler tecritle yaşamak istemiyoruz. Zindandakiler tecritle yaşamak istemiyor. Tecritle yaşamak demek, soykırımcı sömürgeciliğe boyun eğmek demektir. Bu yönüyle artık tecride karşı mücadele tüm Kürt halkının mücadelesi haline gelmiştir. Demokrasi güçlerinin mücadelesi haline gelmiştir. Dünya demokrasi güçlerinin, dünya halklarının vicdanı olan aydın, yazar ve sanatçıların mücadelesi haline gelmiştir. Bu bakımdan tecridi kırma mücadelesi de her zaman sürdürülecektir. Hiçbir zaman tecrit kabul edilmeyecektir. Kuşkusuz bunun yol ve yöntemlerini her yerde yaratıcı yöntemlerle, gerçekçi hedeflerle yürütmek her alandaki siyasi ve toplumsal örgütlenmelere kalmıştır. Önderlik zaten bu çağrıyı yapmıştır. Artık mücadele zindanlardan topluma, dışardakilere geçmiştir. O zaman toplumun, dışardaki tüm yurtseverlerin, demokratların, devrimci demokratik örgütlerin yaratıcı yöntemlerle faşizme karşı mücadeleyi yükseltmesi, Türkiye’yi demokratikleştirmesi, bu temelde de Kürdistan’ı özgürleştirmesi gerekmektedir.

RÖPORTAJ: ANF

image_pdf

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.