YENİ SÖMÜRGECİLİK VE SÖMÜRGE TİPİ FAŞİZM

0 311
image_pdf

 

EMPERYALİZMİN III. BUNALIM DÖNEMİ

Amerikan emperyalizmi, II. Yeniden paylaşım savaşından en az yıpranmış ve en çok kârlar sağlamış emperyalist ülke olarak çıktı. Geçmiş dönemlerle kıyaslanmayacak seviyede yaptığı sermaye ihraç ve transferleri ile öteki emperyalist-kapitalist ülke ekonomilerini hegemonyası altına aldı. Halk savaşlarına ve de sosyalist bloka karşı, emperyalist blokun jandarmalığını üstlendi. Dünya kapitalist blokunun, bu dönemde, Amerikan İmparatorluğuna dönüştüğünü söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. (Kapitalist dünya üretiminin 2/5’ini USA yapmaktadır.)

Emperyalizmin III. Bunalım dönemi denilen bu dönemde, emperyalist ilişki ve çelişkiler biçim olarak iki temel cephede değişikliğe uğramıştır.

1) Emperyalistlerarası rekabetin (uzlaşmaz çelişkilerin) emperyalistlerarası yeniden paylaşım savaşına yol açması imkanı ortadan kalkmıştır.

2) Emperyalist işgalin biçimi değişmiştir. (Bugün dünyada tam sömürge tipi ülke hemen hemen kalmamış gibidir. Açık işgal yerini gizli işgale bırakmıştır.)

II. Yeniden paylaşım savaşından sonra dünya, burjuva araştırmacılarının “II. sanayi devrimi”, Marksist araştırmacıların ise, “bilim ve teknik devrim” çağı dedikleri bir çağa girmiştir. “İnsanlığın atom enerjisini kullanmasına, evrenin fethine, kimyanın gelişmesine, üretimin otomatikleştirilmesi ve bilimle tekniğin diğer muazzam başarılarına bağlı olan bir bilimsel ve teknik devrim çağına girdiğinden bugün kimsenin şüphesi yoktur.” Dünya sosyalist blokunun dev gelişmesinin yanında, emperyalizm özellikle Yankee emperyalizmi, bilimsel teknik ve keşifleri kullanarak, üretimi belli ölçülerde artırarak, nükleer vurucu kuvvetleri ile -dünya sosyalist bloku da bu güçlere sahiptir- dünyayı yok edecek bir seviyeye gelmiştir. (Bu “bilimsel ve teknik devrim” burjuva iktisatçılarının düz mantığına göre, kapitalizmin bunalımına ilaç olmuştur. Oysa durum tam tersinedir. “Bilimsel ve teknik devrim” kapitalist rejimin özündeki mevcut çelişkileri görülmedik seviyeye çıkartarak, kapitalist ilişkiler çerçevesini çatırdatmaktadır. Üretimin artan yoğunlaşması, sermayenin temerküzü, özel tekellerle devlet tekellerinin iç içe girmesi, anormal bir talep yetersizliği korkunç bir kaos yaratmıştır.)

Bir yandan sermayenin korkunç bir seviyede yoğunlaşması ve temerküz etmesi, öteki taraftan dünyanın 1/3’ünün kapitalist sömürünün dışına çıkması, kapitalizm için metropolün dışında pazarların korkunç derecede daralması sonucunu doğurmuştur. İşte kapitalizmin bunalımını had safhaya çıkaran, onun kudurmuş ve azgın bir güç haline gelmesinin nedeni budur. Bu emperyalistlerarası çelişkileri korkunç seviyede keskinleştirip, derinleştirmiştir. “Kapitalist ekonominin gelişme ritmi, kapitalist pazarın durumu ile belirlenmiştir.” Nükleer vurucu güçlerin dünya çapında erişmiş olduğu seviye ve de esas tayin edici olarak da, dev dünya sosyalist blokunun varlığı, emperyalistlerarası had safhaya ulaşmış olan uzlaşmaz çelişkilerin ekonomik plandan, askeri plana sıçramasına engel olmaktadır. Bir yandan çelişkiler keskinleşip derinleşirken, öte yandan da entegrasyona gidilmektedir. Emperyalistlerarası uzlaşmaz çelişkilerin had safhaya çıkması, ancak bu çelişkileri yeniden paylaşım savaşı ile geçici olarak çözümleyememeleri ve zorunlu olarak entegrasyona gitmeleri kapitalizmin krizinin en öldürücü aşamayı yaşaması demektir.

Bugün Yankee emperyalizmi tam bir kriz içindedir.

Oysa II. yeniden paylaşım savaşını takip eden yıllarda, Avrupa’lı ve Japon dostlarını, tam bir ekonomik kontrol altına almış olan Yankee emperyalizmi, uzun bir süre ekonomisinin “istikrar”ını devam ettirebilmiş ve uzun süre kendi ekonomik ve politik taleplerini onlara dikte ettirmiştir. Kapitalist dünyada dolar değişmez birim olarak kalmıştır. Ancak kapitalizmin dengesiz gelişme kanunu bu süre içinde işlemiş ve Avrupa ve de Japon emperyalizmi Amerikan hegemonyasını tehdit eder duruma gelmiştir. Amerikan ekonomisi -işleyen kapitalizmin kanunlarıyla- son on yıldır tam bir kriz içine girmiş ve son yıllarda bu krizi had safhaya gelmiştir. Amerikan ekonomisindeki kriz o derece artmıştır ki, Yankeeler efsanevi dolarının dokunulmazlığını istemeye istemeye -iki yıl geciktirerek- bozmuşlardır. Amerika dolarını 1969’da devalüe etmesi gerekirken, iki yıl dostlarını zorlamış fakat bazı tavizlerin dışında olumlu sonuç alamamış ve 1971’de devalüe etmiştir.

Eğer, III. Bunalım döneminin belirttiğimiz özelliği olmasaydı, Yankeeler dostlarının tavizleri ile yetinmeyip, pazar sorununu halletmek için, işi silahla çözümlemek yolunu tercih ederlerdi. (Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olurlardı. çünkü aynı zamanda savaş, kapitalizmin talep yetersizliği hastalığının bir ilacıdır.)

Ancak dünya sosyalist blokunun varlığı ve de tekniğin ulaşmış olduğu dev gelişme seviyesi bu tip politikanın aynı zamanda kendi sonu demek olduğunu da hatırlatmaktadır. (Metropollerde ve sömürgelerdeki emekçi sınıflar arasında sosyalizmin bu dönemde kazandığı olağanüstü prestijin de dikkate alınması gerekir. Bu faktör de son derece önemlidir.)

Bu dönemde emperyalizmin iç ve dış pazarlarının son derece daralması, buna karşılık sorunun yeniden paylaşım savaşı ile çözümlenememesi karşısında, genel olarak emperyalizm, özel olarak da Yankee emperyalizmi içte ve dışta iki metoda başvurmuştur. İçteekonomisini askerileştirmiş, dışta ise, eski sömürgecilik metoduna ilaveten yeni-sömürgeciliğe başlamıştır.

Bilindiği gibi iç pazar emekçilerin ferdi tüketimini artırmakla mümkündür. Ancak çalışan nüfusun gerçek gelirlerinde esaslı yükselmelerle iç pazar genişleyebilir. Fakat bu kapitalizmin tabiatına aykırıdır. Artan kârlar peşinde koşmak tekellerin öz tabiatıdır. Sermayenin yoğunlaşıp, temerküzü, kapitalist toplumda işçi ve emekçi sınıfların gerçek gelirlerinin azalması sonucunu doğurmaktadır. 1952’den itibaren, Amerikan proletaryasının gerçek geliri, sürekli olarak düşmüştür. İç pazarın daralması karşısında, talep yetersizliğine Yankeelerin bulduğu formül, ekonominin daha fazla askerileştirilmesi formülüdür. (Bu formülün de kapitalizmi kurtaramayacağını hayat bugün ortaya koymuştur).

Sermayenin olağanüstü yoğunlaşması ve temerküzü, tekelci kapitalizmi, gerçek anlamı ile tekelci devlet kapitalizmine dönüştürmüştür. Bu da tekellerin gücüyle, devletin gücünün iç içe girmesi, tek bir mekanizma haline dönüşmesi demektir. (Tekelci devlet kapitalizmi aşamasını bilindiği gibi Lenin, sosyalizme geçişin maddi şartlarının en olgunlaştığı aşama olarak nitelemektedir. Yani kapitalizmin uzlaşmaz çelişkileri en had safhadadır.) Ekonomisini olağanüstü derecede militarize etmiş olan Yankee emperyalizmi, bu durumun doğal sonucu olarak, dünya çapında saldırganlığını, kudurganlığını korkunç bir seviyede artırmış,Pentagon bir yandan CIA’nın komploları ile sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde temsili demokrasileri bile rafa kaldırtarak, militarist rejimlerin kurulmasını sağlarken, öte yandan, milli kurtuluş savaşlarının yürütüldüğü ülkeleri cehenneme çevirmek için bütün güçlerini seferber etmiştir.

Emperyalizmin stratejik planda çökerken, taktik planda gücünü ve saldırısını artırması esprisi budur.

“Bilimsel ve teknik devrim” çağında, uluslararası kapitalizm pazar darlığından dolayı, korkunç seviyeye gelmiş olan krizini geçici olarak gidermek amacıyla, dışta, eski sömürme metodlarında değişiklikler yapmıştır dedik. (Bu, eski metodlarını terkettiği anlamında yorumlanmamalıdır. Bugün, her iki biçim birlikte işlemektedir. Ancak ağırlık yeni biçimlerindedir.)

Bizim pratiğimizi birinci dereceden ilgilendiren bu konu üzerinde etraflıca duralım.

I. ve II. genel bunalım dönemlerinde uluslararası kapitalizmin pazarları, III. Bunalım döneminde olduğu gibi iyice daralmış değildi. Daha önce belirttiğimiz gibi, teknoloji ve de sermayenin yoğunlaşıp, temerküzü bu seviyede değildi. Bu yüzden uluslararası kapitalizm, sömürge ülkelere emtia ihracı ve nakit sermaye ihraç ve transferi ile pazar sorununu halledebiliyordu. Onun için dünya bu kadar küçülmüş (pazarlar daralmış) ve de talep eksikliği bugünkü korkunç seviyeye gelmiş değildi. Bu bakımdan emperyalizmin sömürge ülkelerde pazar genişletmesi diye bir sorunu yoktu. Mevcut yapı korunarak -tabi belli ölçülerde feodalizm çözültülüp, komprador-burjuvazi yaratılmıştı- feodalizmle ittifaka giren emperyalizm sömürüsünü rahatlıkla sürdürebiliyordu. Feodalizme karşı, feodal sopa ile sömürülen halkın, özellikle hemen hemen serf statüsünde olan köylülerin -çelişkiler çok keskin- spontane patlamalarını ve isyanlarını örgütleyen proleter devrimcilerin mücadelesini, komprador-burjuvazi-feodal mütegallibe yönetimi -zayıf merkezi otorite- engelleyemez duruma geldiği zaman -ki çoğu zaman pratikte böyle oldu- emperyalist işgal açık şeklini alıyordu. Zaten bu ülkelerde, emperyalist devletler, ticari işlerini güven altında tutmak, öteki emperyalist ülkelerin kendi pazarlarına el atmalarını engellemek için, stratejik yerlerde, özellikle limanlarda ve ana haberleşme merkezlerinde askerlerini bulundurarak fiili kontrolü elinde tutmaktaydı. (Zaten ülkenin stratejik merkezlerinde emperyalizmin fiili durumu mevcuttu.)

III. Bunalım döneminde ise, emperyalistlerarası ilişkilerde değişiklikler olmuştur.

İkinci olarak, metropollerde sermayenin had safhaya varan yoğunlaşması ve temerküzünün oluşturduğu, “talep yetersizliği” ve de özellikle II. yeniden paylaşım savaşından sonralarını kaplayan anti-emperyalist ve millici akımlar, zorunlu olarak emperyalizmin sömürü metodunda değişiklikler yapmıştır. Bu değişiklikler emperyalizmin çirkin yüzünün saklanması ve de sömürge ülkelerde pazar genişletilmesini amaçlayan yeni-sömürgecilik metodlarıdır.

Yeni-sömürgeci metodların temelinde, emperyalist tekellerin aç gözlü sömürü politikasına cevap verecek şekilde, sömürge ülkelerde meta pazarının genişletilmesi, “yukardan aşağıya kapitalizmin” bu ülkelerde hakim üretim biçimi olması, merkezi güçlü otoritenin egemen olması sonucunu doğurmuştur. “Yukardan aşağıya demokratik devrim” belli ölçülerde gerçekleştirilmiş; üst yapıda feodal ilişkiler genellikle muhafaza edilirken (emeğin feodal sömürüsü sürdürülüp, feodal ideolojiler muhafaza edilirken) alt yapıda kapitalizm egemen unsur haline gelmiştir (pazar için üretim). Bu da, bu ülkelerde, hafif ve orta sanayinin kurulması ve de yerli tekelci burjuvazinin (emperyalizmin en gözde müttefiki olarak) oluşması ve gelişmesi demektir. Ancak gelişen yerli-tekelci burjuvazi, iç dinamikle değil, emperyalizmle baştan bütünleşmiş olarak gelişmiştir. Böylece I. ve II. genel bunalım dönemlerinde bu ülkeler için dışsal bir olgu olan emperyalizm bu dönemde aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmiştir. (Gizli işgal esprisi)

Emperyalizmin, yukarda bahsettiğimiz sonucu doğuran yeni-sömürgecilik metodunu çok kısa özetleyelim.

Yankee emperyalizmi, özellikle 1946’dan sonra, yenisömürgecilik metodunu geliştirdi. Ve bu yeni-sömürgecilik politikasını, Truman, Marshall Doktrinleri ve askeri paktlarla, ikili anlaşmalarla tezgahladı. Bu politikanın esası, daha az masrafla, daha geniş pazar imkanı sağlayan, daha sistemli ve ulusal savaşlara yol açmayacak, daha üst seviyeye çıkmış emperyalizmin problemlerini daha fazla tatmin etmeye dayanmaktadır. En temel metodu, sermaye ihraç ve transferinin terkibindeki değişikliktir. Sermayenin 5-6 elemanı arasında yeni bir oran yaratılmıştır.

Şöyle ki, savaş öncesi nakit sermaye ihracı, sermayenin isim, patent hakkı, yedek parça, teknik bilgi, teknik eleman, vs. gibi diğer elemanlarına kıyasla çok daha fazla yer tutarken, savaş sonrası dönemde özellikle 1960’dan sonra bu işleyiş tersine dönmüş, nakit sermaye ihracının dışındaki sermayenin yukarda özetlediğimiz elemanları ağırlık kazanmıştır. Bugün geri-bıraktırılmış ülkelerde, yabancı nakit sermaye oranının yerli nakit sermayeye oranla çok az olduğu fakat mutlak dışa bağımlı birçok sanayi kuruluşu mevcuttur. (Örneğin oto sanayi) Birkaç yüzde yüz dışa bağımlı temel sanayi tesisi kurulmakta ve bunlara bağımlı olmaya mahkum hafif ve orta sanayi belli ölçülerde geliştirilmektedir. (Bu sanayi kuruluşlarının temelinde ise, yabancı sermayenin nakit sermaye dışında kalan elemanları yatmaktadır.)

Kısaca özetlediğimiz bu yeni-sömürgecilik metodu, bir yandan emperyalizmin ülkeye iyice yerleşmesi (yani emperyalizmin sadece dışsal bir olgu değil aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmesi) sonucunu doğururken, öte yandan geri-bıraktırılmış ülkelerde, geçmiş dönemlere kıyasla, izafi olarak -feodalizmin etkin olduğu, eski sömürgecilik dönemine kıyasla- belli ölçülerde pazarın genişlemesine paralel olarak toplumsal üretim ve nispi refahı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, geri-bıraktırılmış ülke içindeki çelişkiler görünüşte yumuşamış (feodal döneme kıyasla) halk kitlelerinin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur.

Emperyalist işgal gizlendiği için -emperyalizm aynı zamanda içsel bir olgu haline geldiği için- halk kitlelerinin milliyetçi tepkileri, gavura alerjisi nötralize olmuştur. Merkezi devlet aygıtı, geçmiş döneme kıyasla çok güçlenmiş ve ittifak projeleri, ikili anlaşmalar, askeri pakt ilişkileri ile oligarşik devlet cihazı, devrimci iç savaş dikkate alınarak militarize edilmiştir. (Emperyalist yardımların 3/4’ü askeri yardımlardan oluşmaktadır). Ülke içinde pazarın genişlemesine paralel olarak şehirleşme, haberleşme ve ulaşım çok gelişmiş ve ülkeyi ağ gibi sarmıştır. Eski dönemlerdeki halkın üzerindeki zayıf feodal denetim -emperyalizmin fiili durumu bütün ülke çapında değil ticari merkezlerde ve ana haberleşme yerlerindeydi- yerini, çok daha güçlü oligarşik devlet otoritesine bırakmıştır. Oligarşik devletin ordusu, polisi ve de her çeşit pasifikasyon ve propaganda araçları ülkenin her köşesinde egemenliğini kurmuştur.

Bütün bunlara, I. ve II. genel bunalım dönemlerindekilerle kıyaslanmayacak şekilde, bu ülkelerde emperyalizmin ve oligarşinin propaganda araçlarını korkunç seviyeye getirmesini, pasifikasyon yöntemlerini geliştirmesini ve geçmiş dönemlerde milli kurtuluş savaşlarından edindiği tecrübeleri ilave etmek gerekir. Artık geri-bıraktırılmış ülkelerdeki oligarşik devlet aygıtı, mevcut üretim ilişkilerini -buna ülkedeki kapitalizm iç dinamikle gelişmediği için, emperyalist üretim ilişkileri demek yanlış olmayacaktır- uzun bir süre koruyabilecek seviyeye gelmiş, bu ülkelerdeki halk kitlelerinin özellikle geniş emekçi yığınlarının tepkileri pasifize edilerek, bu tepkiler ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur. (Bu durum, pasifizmin, revizyonizmin bu ülkelerdeki maddi dayanağını teşkil etmektedir.) (MAHİR ÇAYAN)

 

  • YENİ SÖMÜRGECİLİK VE GİZLİ İŞGALİN POLİTİK KARAKTERİ

“İkinci dünya savaşı sona ererken, en büyük siyasal sorun sömürgelerdeki durumdu. Eğer Batı, sömürgeciliğin, statükonun devamıyla böylece sürüp gitmesini isteseydi, şiddetli bir devrimi kaçınılmaz kılacak ve kaçınılmaz bir yenilgiye uğrayacaktı. Başarı kazanabilecek tek politika, 700 milyon bağımlı insanın daha ileri durumda olanlarına barış içinde bağımsızlıklarını tanımaktı.” 1970’lerde ilk kez Türkiye’nin ABD emperyalizminin “gizli işgali” altında olduğu belirlemesini yapan Mahir Çayan, Eski CIA başkanlarından John Foster Dulles’ın bu sözlerinin yayınlandığı Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabını okumuş muydu, daha doğrusu kitap o zamanlar yayınlanmış mıydı bilmiyoruz. Ama herhalde 1945’ler sonrasında uygulamaya konulan yeni-sömürgeci emperyalist stratejiyi bu kadar açıkça ve küstahça özetleyen bir başka söz yoktur. O kadar küstahça ki, Dulles, 700 milyon diye hesapladığı sömürgeler nüfusundan “daha ileri durumda olanları”nı belirleme ve onlara “bağımsızlıklarını lütfetme” hakkını da kendisinde buluyor!

Üstelik, yalan söylüyor. “Kaçınılmaz bir devrim”den duyulan korku elbette gerçek bir korkudur ama Dulles’ın ifadesi, arka plandaki ekonomik krizi ve yeni-sömürgeciliği zorunlu kılan başka ihtiyaçları gizliyor. Bugün artık biliyoruz ki, yeni-sömürgecilik ne basit bir yönetim hilesi, ne de sadece bir açık işgal-gizli işgal meselesidir. Mesele her şeyden önce daralan pazarların genişletilmesi ve dünyanın sosyalist olmayan bölümünde kesin bir hegemonya sağlama ihtiyacıdır ve eski sömürgelerin “barış içinde”(!) tasfiyesi ancak bu çerçevede anlamlıdır.

Gerçekten de 1945 yılına gelindiğinde emperyalizm açısından bir tıkanma vardır ve bu koşullarda eski statükoların aynen devamı mümkün değildir. Savaş sonrasında dünyanın üçte birine yakın bir bölümünün emperyalist-kapitalist zincirin dışına çıkması ve pazarların olağanüstü düzeyde daralması, genel olarak sermaye dolaşım ağının ciddi biçimde sıkıntıya girmesi, buna karşın pazar sorununun artık yeni bir paylaşım savaşı ile çözülmesinin mümkün olamaması emperyalizmin en öldürücü krizine yol açmış, bu noktada mevcut pazarın derinlemesine olarak geliştirilmesi bir “çözüm” olarak ortaya çıkmıştır. M. Çayan’ın deyişiyle “yeni-sömürgeci metotların temelinde, emperyalist tekellerin aç gözlü sömürü politikalarına cevap verecek şekilde sömürge ülkelerde meta pazarının genişletilmesi, ‘yukarıdan aşağıya kapitalizmin’ bu ülkelerde hakim üretim biçimi olması [yatmaktadır]”

Bu politikanın somut ifadesi olan yeni-sömürgeci, çarpık kapitalistleşme olgusunu, 1945-1980 sürecinde egemen olan ithal ikamesi uygulamalarını daha önce birçok yazımızda ve özel olarak da 12-13-14. sayılarımızda yayınlanan dizi yazımızda geniş olarak ele almıştık. Çok kısaca, dışa bağımlı bir kapitalistleşme yaratarak daha derin bir sömürgecilik biçiminin inşası olarak özetlenebilecek olan bu politika, sonuçta yüz ölçümü değişmeyen pazarı daha fazla mal ve sermaye emebilecek duruma getirmekte, böylece yeni ve daha gelişkin bir sömürü biçimi ortaya çıkarılmaktadır. Geçmişte, yalnızca bir aracı konumunda bulunan yerli sermaye güçlerinin emperyalist tekellerle iç içe geçerek güçlendirilmesi ve böylece korumalı koşullarda bir işbirlikçi-tekelci burjuvazinin yaratılması da aynı politikanın parçalarından biridir.

Kolayca tahmin edilebileceği gibi bu, salt iktisadi bir süreç olmamış, Dulles’ın kaygılarını da karşılayan politik-sosyal-kültürel bir yeni bağımlılık biçimiyle birlikte, bütünlük içinde önümüze çıkmıştır. Çok kabaca ifade edersek bu süreçte, eski sömürge dönemlerinde büyük merkezi kentlerde yoğunlaşan işgal yönetimi yerine, kollarını “modernleşme” ile bütün ülkeye uzatan güçlü merkezi otoriteler geçirilmiş, emperyalist-kapitalist ilişkilerin ekonomik ve politik anlamda daha geniş bir alana yayılması sağlanmıştır. Yani, hızlı kapitalistleşme ile politik hâkimiyetin artışı birbirini tamamlayan unsurlar olmuştur. (Türkiye’den örnek verirsek, söz gelimi 1950’lerde emperyalist kredilerin çoğunun karayolları ve haberleşme alanına akması, hem kapitalistleşmenin altyapı ihtiyacıdır hem de merkezi otoritenin gücünün yayılmasına hizmet etmiştir, vb…)

Bu arada çarpık kapitalistleşmenin palazlandırdığı işbirlikçi tekelci burjuvazi de siyasal alanda üstünlük kazanmış, ülkedeki diğer gerici güçlerin en irileriyle iktidarı paylaştığı bir oligarşik yönetimde kendisini ifade eder hale gelmiştir. Bu, artık eski “sömürge valiliği” tarzından farklı olarak, içinde bizzat emperyalizmin de belirleyici öğe olarak yer aldığı yeni bir yönetim ve egemenlik biçimine geçiştir.

  • 1945 SONRASI DÜNYA TABLOSU VE YENİ EGEMENLİK BİÇİMİNİN KAYNAKLARI

Bu ilişki biçiminin ayrıntılarına daha sonra, özellikle Türkiye ile ilgili olarak yeniden gireceğiz. Ancak önce Dulles’a geri dönmek ve “eski sömürgeciliğin tasfiyesi”ni zorunlu kılan koşulları biraz daha incelemek istiyoruz.

Az önce sözünü ettiğimiz gibi, 1945 sonrası dünya, emperyalistler açısından daralmış ve daralma tehlikesi taşıyan bir dünyadır. Kendi içinde kaça bölünmüş olursa olsun sosyalist ülkeler topluluğu son derece önemli bir coğrafyayı elinde tutmaktadır; üstelik bu topluluk artık kuşatma ya da ambargolarla kolayca krize sokulabilecek kadar dayanıksız da değildir. Dünyanın 1/3’lük bu bölümü, aynı zamanda kendi yağıyla kavrulabilecek olanaklara, yeraltı-yerüstü zenginliklerine sahiptir,

Daha da önemlisi, bütün iç olumsuzluklarına ve ideolojik yanlışlıklarına karşın bu blok, dünya hakları için yine de bir ilham kaynağı olmayı sürdürmekte, bu bakımdan hem gelişkin kapitalist ülkelerde hem de büyük sömürgeler dünyasında yeni patlamaların önünü açmaktadır. Savaş sonrasında Avrupa’da sol güçler belirgin bir yükseliş içindedir. “Sosyalizm denizinde bir ada” olma fobisi bugünlerde ABD’de yaygındır. Sömürgelerde ise durum daha da tehlikelidir. Değişen dünya dengeleri ve sosyalizmin kazandığı olağanüstü prestij dünyanın dört bir yanında isyanları kışkırtan bir olgudur. Öyle ki savaştan sonraki 20-30 yıl içersinde şöyle ya da böyle kurtuluş mücadelesine sahne olmamış bir ülke yok gibidir.

Buna karşın savaştan en az zararla çıkan ABD emperyalistler arasındaki ilişkide kesin bir hâkimiyet noktasına ulaşmış ve “sistemin jandarmalığı” görevini de üstlenmiştir. Bu arada IMF, Dünya Bankası, NATO gibi uluslararası emperyalist kurumlar ABD hegemonyasının araçları olarak kurulmuştur ve diğer yandan ABD, Marshall Yardımı gibi araçlarla özellikle Avrupa’ya yayılmaktadır. Öyle ki, 1962-1964 yıllarında ABD’nin İngiltere’deki yatırımlar içinde sahip olduğu hisse senedi payı %72, Almanya’da %34, Fransa’da %45’tir. Ve bunun yanında ABD ordusu, üsleri, vb. Avrupa’yı bir ağ gibi sarmıştır. Yani ABD bir yandan dış yatırımlarını alabildiğine yayarak geniş bir sömürü ağı kurmakta, diğer yandan ise dünyanın kritik bölgelerini “düşmana” kaptırmamak için çaba göstermektedir.

Yeni-sömürgeci politika tam da bu dönemde ağırlıklı olarak krediler, ortak yatırımlar ve dış yardımlarla inşa edilmektedir. “Dış yardım -diyor o günlerde ABD Başkanı J. F. Kennedy ABD’nin dünya çevresindeki etkili durumunu ve kontrolünü devam ettirmek, kesin olarak çökecek ya da Komünist Blok’a geçebilecek birçok ülkenin yaşamasını sağlamanın bir yöntemidir.” Bir başka ABD başkanı Eisenhower ise şöyle özetliyor dönemin ABD politikasını: “Hükümetimizin elindeki bütün olanakları seferber ederek dışarıya daha çok özel sermaye akmasını sağlamak… Bu, bizim dış politikamızın en ciddi ve gayet açık amacıdır. Bütün iş, yabancı ülkelerde böyle yatırımlarımız için yeni ve daha iyi bir iklim yaratmaktır.”

Yardım ve yatırımların diğer işlevini ise dönemin Savunma Bakanlarından McNamara hiç sözünü esirgemeksizin açıklıyor: “Askeri dış yardım yatırımlarımızdan aldığımız en büyük karşılık, ABD ve denizaşırı ülkelerdeki eğitim merkezleri ve askeri okullarda yetiştirilen seçme askerler ve uzmanlardan gelmektedir. Bu öğrenciler, kendi ülkeleri tarafından, ülkelerine döndüklerinde eğitmen olmaları için seçilmişlerdir. Bunlar, ülkenin gelecekteki liderleri, iş yapmasını bilen ve bunu liderlik ettikleri kuvvetlere öğretebilecek kişilerdir… Daha özel olarak Latin Amerika’ya yapılan yardımın ana amacı, mümkün olan yerlerde polis ve diğer güvenlik kuvvetleriyle birlikte gerekli ülke içi güvenliği sağlayabilecek yarı-askeri ve askeri görevleri yerine getirebilecek güçlerin sürekli olarak geliştirilmesidir.”

Böylece aslında iki önemli anahtar kavram ortaya çıkıyor: “Dışarıya daha çok özel sermaye akmasını sağlamak” ve bağımlı ülkelerdeki “güvenli ortam”ı sürekli kılmak… Bütün bunların en derli toplu ifadesi ise Marshall Yardımı için ABD Senatosu’nda kabul edilen Yardım Bedeli isimli belgede vardır: “ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan bu yana sürdürdüğü yardım politikasının başlıca amacı, öncelikle Amerika’nın güvenliğini sağlamak ve Amerikan değerlerinin hakim kılınacağı bir dünya yaratmaktır. Yardım politikasının müttefikleri kalkındırmaktan ziyade bizim güvenlik ve savunma politikalarımıza hizmet ettiği bir gerçektir.”

Yeni süreçte klasik sömürgecilik tümüyle ortadan kalkmamıştır ama artık “dost ve müttefik ülkeler” kılıfı daha yaygındır. Eski sömürgeciliğin bilinen “savaş gemisi gönderme” yöntemi hala geçerlidir, üstelik gemilerin boyutu da büyümüştür ama bu kez iktisadi bağımlılıkla birlikte daha derinden bir ilişki geliştirilmekte, emperyalizm bizzat kendisi bağımlı ülkelerdeki yönetsel mekanizmaların bir parçası olmakta ve aslında bu kez işleri daha da sağlama bağlamaktadır. 1950’lerin parlak Amerikan iktisatçılarından August Maffry bu yeni yöntemleri şöyle özetliyor: “Dost ülkelerdeki yatırım iklimlerinin daha doğrudan tedbirlerle geliştirilmesi Birleşik Devletler’in bütün diplomatik çabası olmalı ve bu çaba sürekli olmalıdır. ABD’nin dış ekonomik kalkınma ile ilgili bütün kuruluşları gözlerini dört açmalı ve yabancı hükümetlerin Amerikan yatırımcılarına karşı ayrım gözetmelerini zamanında önlemelidir; böyle bir durumda derhal eldeki bütün diplomatik baskılar kullanılmalı ve gerekli engelleme yapılmalı, durumun bir çaresi bulunmalıdır.”

Ve tabii bütün bu ifadelerin aşırı kibar olduğunu biliyoruz. “Durumun bir çaresi” genellikle sadece “diplomatik” yollardan bulunmamakta, ekonomik komplolardan askeri darbelere ve nihayet kanlı işgallere dek bütün yollar kullanılmaktadır.

Sonuçta, yeni-sömürgeci ilişkilere geçiş şu ya da bu ülkede hangi özgün yoldan gerçekleşirse gerçekleşsin, emperyalist yatırımlar ve sömürü mekanizmaları ile politik egemenliğin biçimleri birbirini izlemektedir. Kesin olan şey, geçmişte yaygın olan “sömürge valiliği” ve “açık askeri işgal” tablosunun artık değişerek “gizli işgal”e ve içselleşmiş, daha da derinleşmiş bir bağımlılık biçimine ulaşmış olduğudur. Bu, hem emperyalizmin yeni sömürü ve talan ilişkilerine, sermaye ihracının yeni biçimlerine daha uygun bir politik bağımlılıktır, hem de Dulles’ın sözünü ettiği politik tehlikeyi kısmen azaltacak bir yöntem olarak düşünülmektedir. Çünkü böylece bir yandan “bağımsızlık” yanılsaması yaratılırken diğer yandan da yerli işbirlikçiler aracılığıyla örgütlenen daha köklü bir bağımlılık yaratılmaktadır.

  • TÜRKİYE: STRATEJİK BİR KONUM VE İYİ BİR PAZAR

Bu yeni bağımlılık biçiminin irdelenmesi için Türkiye iyi bir modeldir. Çünkü Türkiye, yeni-sömürgeleşme sürecinin başında küçük bir Afrika sömürgesi değildir. Dolayısıyla geçiş süreci de basit ve kolay olmamıştır. 1940’lara gelinirken Türkiye, az çok kapitalist birikime sahiptir ve arka planında tarihsel kökleri olan devlet yönetme gelenekleri vardır. 1923’ten itibaren Kemalizm yönünü Batı’ya, emperyalizme dönmüş, geleceğini orada görmüştür ama öte yandan pratikte durum karışık olmuştur. Zaman zaman katı devletçilik biçimlerinin de uygulandığı bir süreçte, bir yandan küçümsenemeyecek bir sanayi altyapısı oluşmuş, diğer yandan da bizzat devletin sağladığı zeminler üzerinde palazlanan ticaret burjuvazisi zamanla “yabancılarla büyük işler yapabilecek” birikimlere ulaşmıştır. Ancak devlet mekanizması ve genel olarak siyasal işleyiş, yeni sömürü ve yatırım ilişkilerinin hareketli yapısına uyum sağlayamayacak kadar hantaldır ve kafa karışıklıkları ile sakatlanmış durumdadır. Yalnızca bürokrasi değil, örneğin ordu da bu yeni duruma kolayca uyum sağlayabilecek yapıda değildir. Burada söz konusu olan, herhangi bir küçük Latin Amerika ülkesinin derme çatma ordusu değil, Osmanlı’dan gelen gelenekleri olan büyük ve hantal bir mekanizmadır. Dolayısıyla Türkiye’de bütün bu sorunların giderilmesi ve politik sistemin tümüyle emperyalist ilişkilere göre düzenlenmesi kolay olmamış, hatta denilebilir ki bu süreç bir anlamda 1980’lere kadar uzanan bir zaman diliminde tamamlanmıştır.

Kısacası 1945’te durum budur. İki tarafta da, yani ABD tarafında da yerli işbirlikçiler tarafında da bir kucaklaşma ve iç içe geçme arzusu mevcuttur; ancak daha aşılması gereken çok pürüz vardır. Dolayısıyla, iktisadi yatırımlar ve kredilerin yanında Türk politik sisteminin ve devlet mekanizmasının da iyice bir “elden geçirilerek” yeni-sömürgeci ilişkilere uygun hale getirilmesi emperyalistler açısından zorunluluktur. Bu yüzdendir ki, 1940’lardan itibaren bir yandan Dünya Bankası uzmanları birbiri ardından “Türkiye’nin kalkınması” için raporlar hazırlarken diğer yandan da askeri ve politik uzmanlar akın akın gelmekte ve siyasal “düzenlemeler”le ilgilenmektedirler.

Bu, iki yönlü bir süreçtir aslında. İşin bir cephesinde Türkiye’nin savaş sonrasında kazandığı kritik jeopolitik konum vardır. Gerçekten de Türkiye, tam da Sovyetler Birliği’nin altındadır ve bir yanda Avrupa içlerine, diğer yanda Uzakdoğu’ya dek yayılmış olan sosyalist atmosfer, Güney’e, zengin bir devrimci potansiyel barındıran Ortadoğu’ya inmek istediğinde kilit bir noktadadır. Esasen Avrupa ülkelerini ayağa kaldırmak için öngörülmüş olan Marshall Yardımı’nın bir bölümünün Türkiye’ye ayrılması bu anlamda boşuna değildir; çünkü Türkiye emperyalist-kapitalist sistem açısından sosyalizme kaptırılmaması gereken bir yerdedir. Dolayısıyla dönemin ABD politikasında “Sovyet tehdidine karşı ileri karakol yaratma” olarak ifade edilen yaklaşım, kısmen anti-komünist paranoyanın etkisi altında olmakla birlikte gerçek bir ihtiyaçtan da kaynaklanmaktadır. Yani 1947’de Walter Lippman gibi ABD politikacıları “Türkiye ve Yunanistan’ı gerçekten yardıma muhtaç oldukları ya da demokrasi modele teşkil ettikleri için seçmedik. Bu ülkeleri Karadeniz’e ve Sovyetler Birliği’nin kalbine açılan stratejik kapılar oldukları için seçtik” derken, kendi açılarından doğruyu söylemektedirler. Yine McNamara’nın “Türkiye’nin savunması ABD’nin kendi savunmasının bir parçasıdır” deyişi aynı olgunun ifadesidir. Hatta daha ateşli savaş plancıları zaman zaman “geciktirme” teorileri de icat etmektedirler. NATO generallerinden Aloe’ye göre o günlerde askeri strateji uzmanları “genel bir savaş halinde, Ortadoğu’daki Sovyet ilerlemesinin birkaç hafta, hatta birkaç gün geciktirilmesinin bile Türkiye’ye yapılan askeri yardımın bedelini karşılamaya yeterli” olduğunu düşünmektedirler.

Ve tabii, Sovyetler Birliği’ne yakın olmanın getirdiği başka işlevler: Dinleme, casusluk ve sızma işleri, radyo yayınları, hayalet uçaklarla yaratılan provokasyonlar, vs. vs… Ortadoğu’daki en büyük ABD üslerinden olan İncirlik Üssü’nün de tam bu yıllarda inşa edildiğini burada kaydetmek gerekiyor.

Bu arada işbirlikçi kuklalardan oluşturulan bölgesel askeri-siyasi paktları da unutmamalıyız. ABD’nin dev tekellerinden birinin sahibi olan Nelson Rockefeller’ın 1956 Ocak ayında başkan Eisenhover’a sunduğu raporda, “bizim askeri paktlarımıza çekmek istediğimiz ülkelere geniş ölçüde ve akıllıca yardımlar yapmalıyız” demesinin arka planında, hem bölge çapında saldırı odakları yaratmak hem de bu ülkelerdeki toplumsal hareketlenmelerin önünü kesmek vardır. Dönemin Amerikalı strateji kuramcısı Rostow’un “bütün ulusal kurtuluş savaşları komünist olmaya mahkûmdur. Bu sebeple ezilmelidir” cümleleri aslında resmi ABD görüşüdür ve bu doğrultuda özellikle Ortadoğu bölgesindeki gerici ittifaklar emperyalizm için hayati niteliktedir. 1955’te Türkiye, İran, Irak ve Pakistan’ın katılımı ile kurulan Bağdat Paktı bu bakımdan önemlidir. NATO’ya bağlı olarak kurulan pakt sonradan CENTO adını alarak varlığını sürdürmüştür ve bu gericiler ittifakının istihbarat merkezi de Ankara’da konumlanmıştır. Bu arada oligarşinin siyasi kadroları ABD’li efendilerine teminat üzerine teminat vermektedir. Daha 1951’de Türkiye’nin NATO’ya alınması tartışmalar sürerken Dışişleri Bakanı Suat Köprülü, mecliste, “Türkiye NATO’ya iltihak edince Orta Şark’ta bize düşen rolü etkili bir biçimde yerine getirmeye ve gerekli tedbirleri birlikte almak için ilgililerle derhal görüşmeler yapmaya hazır olacaktır” diye garanti vermektedir. Kaldı ki, zaten aynı hükümet ABD’nin gerektiğinde Türkiye’ye müdahale etme hakkını da bir anlaşmayla tanımıştır. 5 Mart 1959 tarihinde Dulles ile Türk hükümeti adına Fatin Rüştü Zorlu arasında imzalanan anlaşma, “ABD’ye ‘sızma, yıkıcı faaliyetler, sivil saldırı veya dolaylı saldırı’ halinde Türkiye’ye müdahale hakkı” tanımaktadır.

Ama olguya salt bu veriler ışığında bakılınca yine de her şey biraz tek yönlü ve yalnızca anti-komünist saldırganlığın ihtiyaçlarıyla ilgiliymiş gibi görünüyor. Oysa aslında süreç, yeni-sömürgeci kapitalistleştirme politikasıyla da doğrudan ilgilidir. Örneğin 1947’de Türkiye’ye gelen ve ABD askeri yardımlarını yönlendiren heyetin raporu, salt askeri kaygılar içermiyor. Rapora göre Türkiye’de yapılması gerekenlerden en önemlisi, “olası bir saldırgan kuvvetin bu ülkeye sızmak ve Türk siyasal-ekonomik kurumlarını yolundan saptırmakta kullanabileceği ciddi toplumsal tedirginliğin gelişmesini önlemek amacıyla Türkiye’de ekonomik refahın korunması”dır. Yani, askeri yardım heyeti bile sorunu yine pazarın genişletilmesi açısından ele almaktadır.

Dünya Bankası’nın o günlerdeki başkanı Eugene R. Blok ise, bütün amaçları madde madde sıralar: “a) Dış ülkelere yardım, Amerikan malları ve hizmetleri için doyurucu ve doğrudan Pazar sağlar. b) Dış ülkelere yardım, Amerikan şirketleri için yeni pazarların denizaşırı gelişimini hızlandırır. c) Dış ülkelere yardım, yardımdan yararlanan ülkenin ekonomisini serbest teşebbüs sistemine yöneltir, bu sayede de Amerikan firmaları gelişebilir.”

Ve nihayet, Rockefeller’ın ünlü raporu bu konuda son derece açık sözlüdür. Şöyle diyor Rockefeller: “Bizimle dost olan ve bizimle uzun süredir sağlam askeri paktlarla bağlanmış olan Türkiye gibi anti-komünist hükümetlerin iktidarda bulunduğu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Genişletilmiş ekonomik yardım, örneğin Türkiye’de bazı durumlarda düşünülenin tersi sonuç verebilir, yani bağımsızlık eğilimini artırıp mevcut askeri planları zayıflatabilir. Bu tür ülkelere -Türkiye gibi- doğrudan ekonomik yardım da yapılabilir ama bu, ancak bize uygun ve bağlı hükümetlerin iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır.

Bunlarla bağlantılı olarak özel sermaye yatırımlarını da ayarlamak gereklidir. Bu yatırımlar yardımıyla birçok siyasal amaca ulaşılabilir. Bu tip özel sermaye yatırımları, zamanla bütün gayrı meşru muhalefeti ve politikamıza karşı direnişi ortadan kaldırabilmeli ya da nötralize edebilmelidir. Ayrıca bizi desteklemekte kararsız ve sallantılı olan bütün özel girişim ve çıkar çevrelerini etkilemelidir. Aynı zamanda ABD ile işbirliğine hazır yerli iş adamlarına da yardım artırılmalı ve böylece bu iş adamlarının ilgili ülkenin ekonomisinde kilit noktalarını ele geçirmeleri, buna dayanarak politik etkilerini artırmaları sağlanmalıdır.”

Yapılan da aynen budur zaten. 1950-1960 yıllarında Türkiye’ye yapılan yardımları ve verilen kredileri yönlendiren Uluslar arası Kalkınma Ajansı (AID) isimli kuruluş (ki bu kurum CIA’nın örtülü bir şubesidir) bu yardımların ve kredilerin dağıtımında Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nı (TSKB) görevlendirmiş, bir dizi yerli yabancı banka ve borsa yöneticilerinden oluşan bu kuruluş da tahmin edileceği gibi bu kredileri hiç de “Hazreti Ömer adaleti” ile dağıtmamıştır. 1967’ye dek 22,5 milyon dolara ulaşan ve 1986’da 881 milyon dolar olan bu “yardım”, tam da Rockefeller’ın söylediği gibi “ABD ile işbirliğine hazır” patronlar arasında paylaştırılmış, böylece güçlerin ekonomik-politik etkileri artırılmıştır. Yani denilebilir ki, bugün oligarşik blok içinde güç sahibi olan tekelcilerin çoğunun mayasında o günlerin Amerikan harcı vardır!

Görüldüğü gibi, Türkiye örneğinde askeri ve stratejik çıkarlar ile politik-ekonomik köleleştirme iç içe geçmekte ve bir arada ele alınmaktadır. Bir yandan emperyalist şirketlerin yerli işbirlikçilerle ortak yatırımları geliştirilir ve böylece koruma altında bir tekelleşmenin adımları atılırken, diğer yandan ise bu alanla politik-askeri ilişkiler alanı birbirini desteklemekte, böylece ortaya yeni-sömürgeciliğin ve gizli işgalin en tipik biçimi çıkmaktadır. Öyle ki, sonuçta emperyalizm artık ülkeyi dıştan yöneten bir olgu olmaktan çıkmakta, kurduğu işbirlikçi ekonomik-politik-askeri mekanizma, bu işlevi daha kapsamlı bir biçimde yerine getirmektedir. Bu mekanizma, esasen bir oligarşik diktatörlük biçiminde kendisini ortaya koymaktadır.

  • YENİ SÖMÜRGECİ SÜRECİN BAŞLANGICINDA POLİTİK OPERASYONLAR

A) Politika Alanının Düzlenmesi: Sömürge Tipi “Demokrasi”

Şüphesiz bu mekanizmanın inşası ve gizli işgalin bütün ayaklarının kurulması bir süreç boyunca gerçekleştirilmiştir ve bu sürecin en önemli halkalarından biri, 1945’lere kadar hakim olan politik yapının değiştirilmesi ve onun yerine yeni-sömürge mantığına daha uygun bir politik sistemin ve politik kadroların yaratılmasıdır. Daha önce söylediğimiz gibi, 1923’ten beri ülkeyi yöneten kemikleşmiş kast, tercihini emperyalist dünya yönünde yapmakla birlikte, mekanizma olarak buna uygun değildir. Öyle ki, 1960’larda bile açığa çıkarılan CIA raporlarında (ki en ünlüsü Senatör Haydar Tunçkanat’ın açıkladığı rapordur) “yatırımların ve gelişmenin önünü kesen köhnemiş, hantal yapı”dan yakınılmaktadır.

Bu anlamda 1946’dan itibaren “çok partili demokrasiye geçiş” adı altında gerçekleştirilen operasyon, yeni-sömürgeci bağımlılığın temelleri açısından önemlidir. Kitlelerin onca yıllık baskı rejimine duyduğu tepkiden de yararlanarak yapılan bu atılımla, neredeyse otuz yıldır devam eden politik çerçeve parçalanmış, yeni işleyişe daha uygun bir politik sistem inşa edilmiş, bu sistemin kadroları da yine eskisinden devşirilmiştir. Bir yandan birbiri ardına ikili askeri anlaşmalar imzalanırken CHP içinden çıkarak Demokrat Parti’yi (DP) kuran bu kadrolar da yolu düzlemiş, “yatırım iklimi”ni yaratmışlardır. Celal Bayar’ın ağzından “Amerika ne verirse alırız ne isterse yaparız” biçiminde özetlenen bu politika, bir yandan bütün yabancı sermeye yasalarını emperyalist şirketlerin istekleri doğrultusunda düzenlerken, diğer yandan da Kore’ye asker göndermek dahil her çeşit aşağılık hizmeti emperyalistlere sunmakta kusur etmemiştir. DP Genel Başkanı Adnan Menderes’in 1 Kasım 1950’de ABD’nin bütün radyo istasyonlarından yayınlanan konuşmasında “Türkiye’de demokrasinin kuruluşunun Amerikan çabaları sayesinde olduğunu” söylüyor ve “bunun kanıtı da partimizin iktidarda olmasıdır” diyorsa, boşuna değildir. Seçimler sırasında Amerikan Haberler Ajansı’nın açıktan broşürler dağıtarak DP’yi desteklediği de bilinmeyen şey değildir. Aynı günlerde Türkiye ekonomisine yön veren ABD’li uzman Thornburg’un raporunda “Atatürk tarafından cumhuriyet idaresinin ilkel bir esası olarak kurulan tek parti sistemi”nin yıkılışından memnuniyetle bahsetmesi, bize bir fikir vermektedir.

Daha sonraki yıllarda da bu gelenek devam etmiş, örneğin 1960’tan sonra Adalet Partisi sürecinde de aynı şeyler yaşanmıştır. 13 Şubat 1965 tarihli New York Times yorumunda “Mr. Demirel, Eisenhower bursuyla bir zamanlar eğitim yapmış olağanüstü zeki bir mühendistir. Kendisi ve partisi ABD ile yakın ilişkiler kurmayı ve Türkiye’nin NATO’da kalmasını sağlamayı yüklenmiştir” denilmesi, bunun çarpıcı örneğidir. Aynı şekilde Demirel’in partideki bütün diğer “ağır top”lara rağmen 1965’te sürpriz biçimde AP Genel Başkanı olması da Vehbi Koç’un anılarında vardır. Koç, bu anılarında, Ford ve Mobil şirketlerinin isteği doğrultusunda taşradaki bayilere telkinde bulunarak Demirel’in seçilmesini sağladıklarını yeterince açık biçimde anlatır.

Tipik bir yeni-sömürge uygulaması olan bu durum, daha sonra da bir gelenek halinde devam etmiş, Turgut Özal ve ABD üniversitelerinde eğitim görmüş “prensler” kadrosu bu pratiğin örnekleri olarak ortaya çıkmıştır.

Yani sonuç olarak, yeni-sömürgecilikle birlikte yalnızca politik sistem yenilenmemiş gizli işgalin politik kadroları da yaratılmış ve süreçte egemen pozisyonlar kazanmaları açıktan ya da üstü kapalı biçimlerle desteklenmiştir. O süreçte, işbirlikçi tekelciler ve toprak ağalarının en kodomanlarının ittifakı biçiminde kendini ortaya koyan oligarşik diktatörlük, en parlak politik temsilcilerini bu kadrolarda bulmuştur. Başka bir deyişle, bağımlı kapitalizmin zaaflı yapısından ötürü (açık ya da gizli biçimlerle uygulanan) bir sömürge tipi faşizmle ülkeyi yöneten oligarşik diktatörlük, böylece yine sömürge tipi bir “kuklalar demokrasisi” yaratmış, yıllar geçtikçe daha “çekirdekten yetiştirilmiş” işbirlikçi politik kadro kuşakları birbiri ardına gelmiştir. “İpin ucunun kaçtığı” noktalarda ortaya çıkmak bütün kitle hareketini ve devrimci güçleri ezen askeri cuntalar ise zaten doğrudan doğruya CIA tarafından, CIA’nın eğittiği kadrolarla yapılmıştır. Böylece, zaman içersinde, emperyalist sistemin çıkarlarına iyi hizmet edemedikleri varsayılan “eski kafalı” politik kadrolar da süreçten tasfiye edilmişler ve az sonra restorasyon dönemini incelerken göreceğimiz gibi 1980 sonrasına gelindiğinde politik alan artık yalnızca işbirlikçiliğin değişik nüansları tarafından işgal edilmiştir. Daha doğrusu, zaman içersinde doğrudan “CIA yetiştirmesi” politik kadrolarla, yetişme biçimi zaten işbirlikçi kapitalist ruha uygun olan yeni kuşak hainler topluluğu iç içe geçmiş, zaman zaman çizgiden çıkmak isteyenler ise tasfiyeye uğramışlardır.

B) Bürokrasinin Düzlenmesi: Önce Uzmanlar, Sonra Yerli Uşaklar

Kuşkusuz yeni-sömürgeci politik bağımlılığın temellerinin atılması sadece politik sistem ve kadrolar alanında kalmamış, ekonomiden eğitime dek devlet yönetiminin bütün alanlarında aşama aşama bir temizlik yapılmıştır.

Özellikle 1950’ler bu bakımdan tam bir alt üst oluş dönemidir. Bu dönemde, genel olarak ekonominin seyrinden ulaşıma, sağlıktan eğitime dek her alan mutlaka en az bir ABD heyeti tarafından “teftiş edilmiş”, raporlar hazırlanmış ve bu alanlar hem yasal olarak, hem de idari olarak emperyalistlerin isteği doğrultusunda düzenlenmiştir. Daha sonra hiç memnun olmayan emperyalistlerin istekleri bitmek bilmemiş ve onlarca kez sistemler değiştirilmiştir ama 1950’lerin ilk düzenlemeleri yine de çok önemlidir. Örneğin Demiryolları’nın kaderine terk edilmesi ve karayollarının öne çıkışı bu dönemin eseridir; ya da petrol, maden yasalarının emperyalistlerin direktifiyle değiştirilmesi, yabancı sermaye yasalarının düzenlenmesi bu süreçte gerçekleşmiştir.

Öyle ki 1950’lerde, Jandarma Genel Komutanlığı’ndan Devlet Planlama Teşkilatı’na (DPT), Üniversitelerden Karayolları Genel Müdürlüğü’ne, Sümerbank’tan Maden Tetkik Arama Müdürlüğü’ne dek içinde ABD’li “uzman”ların cirit atmadığı tek bir kurum yoktur. Üstelik yalnızca devlet kurumları da değil, aynı yıllarda Türk-İş yöneticisi sendikacılar da ABD’ye götürülerek eğitilmektedir! Kısacası, her şey yeniden biçimlendirilmekte, yeni bir kalıba dökülmektedir. Özellikle bir dönem DPT’de yer bulabilen (Yalçın Küçük gibi) sola eğilimli iktisatçıların temizlenmesi ve Turgut Özal gibi uşakların ekibinin kuruma hakim kılınması önemlidir; çünkü bu kurumun yeni-sömürgeci kapitalistleştirmenin önüne setler oluşturması emperyalizm açısından tahammül edilemez bir durumdur.

Bütün bunların nihai özeti ise ABD yardım heyetinde “uzman” olan ve DPT’de çalışmalar yapan Richard Podol’un 1970’lerde Beyaz Saray’a sunduğu raporda yapılıyor: “On yıldan fazla süredir Türkiye’de faaliyette bulunan ABD yardım programı şimdi meyve vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık, bir kamu iktisadi teşebbüsü artık hemen hemen kalmamıştır.” Ve ekliyor Podol: “Burada özellikle orta kademe yöneticiler üzerinde durmak gereklidir. Amaç bunlara yeni davranışlar kazandırmaktır. Bu grubun yakın gelecekte yüksek sorumluluk mevkilerine gelecekleri düşünülürse, bütün gayretlerin bu kişiler üzerinde toplanması mantık açısından doğrudur.”

Yeni davranışlar kazandırmak… İşte bütün sürecin anahtar kavramı budur. ABD üniversitelerinde CIA bağlantılı vakıfların burslarıyla okuyan öğrencilere doğrudan “çengel atmak”, bazı parlak öğrencileri daha en baştan CIA hizmetine alarak okutup “büyütmek”, bürokrasinin üst ve orta kademelerindeki yöneticilerle “iyi ilişkiler” kurmak, bir yandan ülkenin eğitim sistemini emperyalist çıkarlara göre düzenlerken diğer yandan kendine özel kolejler, hatta ODTÜ örneğinde olduğu gibi üniversiteler kurup kadro yetiştirmek, ülkedeki en gerici tarikatların mali gücüyle çocukluktan devşirilmiş yoksul öğrencilerin en üskt düzeylere dek tırmanmasını sağlamak ve böylece yeni-sömürge kapitalistleşmesinden çöplenen tarikatları Nur cemaati gibi dinci güçleri kullanmak, vs. vs… Bütün yapılanların özeti hep aynıdır: Yeni davranışlar kazandırmak… Yani işbirlikçi bir ruh hali ve uşaklık davranışı kazandırmak… Ve tabii bu “yeni davranış” kalıplarına uymayanları anti-komünist operasyonlar ve kampanyalarla ezmek…

Yeni-sömürgeci kadrolaşma konusunda kadrolaşma konusunda şüphesiz bu, 1950’lerin, 1960’ların ilk kaba tablosudur. Daha sonraki yıllarda sistem iyice oturmuş, devletin ve bürokrasinin bütün kilit noktaları, özellikle yabancı sermaye ilişkilerini, maliye ve ekonomi işlerini düzenleyen kurumlar, bakanlıklar tümüyle sağlama alınmıştır. Bu arada, ABD üniversitelerinden devşirilerek Dünya Bankası ve IMF kurumlarına alınan ve yetiştirilen kadrolar geri dönmeye başlamış, böylece ekonomi yönetimi daha da “sağlama” alınmıştır. 12 Mart 1971 cuntası sırasında IMF’deki görevinden paraşütle hükümete giren Atilla Karaosmanoğlu, şu anda hala IMF masalarından birinde görevlidir. Ecevit’in havaalanında karşıladığı Kemal Derviş de aynı şekilde “yetiştirilmiş” kadrolardır ve halen bu uluslar arası kurumlarda yetiştirilmekte olan birçok Türk “uzman” bulunmaktadır. Bugün AKP kadrosundaki bazı “genç ve parlak” danışmanlar ve Ali Babacan gibi tarikat yetiştirmesi “yeni yüzler” aynı faaliyetin devamının sonuçlarıdır. İdari alanda ise Hikmet Çetin’in birden bire Afganistan görevine “layık görülmesi”(!) benzer bir başka örnektir. Ama bütün süreci, emperyalistlerin bizzat yetiştirdiği kadrolarla açıklamak da yetersizdir. Zaman içersinde Türk üniversiteleri de ABD üniversiteleri kadar, hatta onlardan daha iyi uşaklar ve işbirlikçiler yetiştirmeyi becermişlerdir. Böylece aradan geçen 40-50 yılda “uyumsuz”lar ve “mızmız”lar temizlenmiş, devlet mekanizmasının en önemli noktaları emperyalist sistem tarafından doğrudan ya da dolaylı kontrol altına alınmıştır. Esasen “gizli işgal” kavramı da sanıldığı gibi salt politik alanı kapsayan bir kavram değildir; bu kavram işte tam da bu özetlediğimiz şeyi, topyekûn bir kuşatma halini anlatmaktadır. Emperyalizm ve Oligarşik diktatörlük, böyle bir kuşatmayla politik kadroların yanında kendi teknokrat-bürokrat kadrolarını da yaratmış ve her alanda oturmuş bir politik bağımlılığın temellerini atmıştır. Daha doğru bir deyişle, emperyalizm, kendi varlığını oligarşik mekanizmanın ve üst-orta düzeyden bütün devlet sistemlerinin içine yerleştirmiş, bir “içsel olgu” haline gelmiştir.

C) Borçların ve Kredilerin Bir PolitikYönetim Aracı Haline Dönüşmesi

Bütün bu politik ve teknik kadrolaşmanın yetersiz kaldığı her nokta için ise emperyalizm her zaman mali baskıyı elde bir silah olarak tutmuştur. Rockefeller’ın daha 1950’lerde söylediği gibi “yardım” ve borçların en önemli amacı zaten böyle bir politik etki yaratmak ve bu etkiyi ABD çıkarları için kullanmaktır. Sonuçta, borçlandırılan ekonomik yapı, bir süre sonra bu mali kaynak akışına bağımlı hale gelmekte ve bir tür “musluk açma-kapama” ya da yaygın deyimle “kırmızı ışık ya da yeşil ışık yakma” oyununa uygun koşullar oluşmaktadır. Özellikle ithal ikameci kapitalistleşme sürecinde, ekonominin kilit sektörlerindeki girdilerin ve işleyişin tümüyle dış krediye bağlı oluşu önemlidir. Ama bir süre sonra bu durum, devletin yönetim mekanizmalarına ve hatta zaman zaman memurların maaşlarının ödenmesine dek uzanmakta ve devreye giren IMF-Dünya Bankası gibi kurumlar ya da ülkelere kredi notu veren uluslar arası kuruluşlar, politik sürecin unsurları olmaktadır.

Bu, bazen emperyalist isteklere uyumlu davranmayan bazı hükümetlerin “yola getirilmesi”nin aracı olabilmektedir. Bazı hallerde hükümetlerin önüne koyulan “istikrar programları” da bir başka politik araç olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye örneğinde, her üç askeri darbenin de bir biçimde IMF programlarıyla ilgili olması rastlantı değildir. Bilindiği gibi 1958 yılında DP hükümetinin başbakanı Menderes’in önüne konulan IMF paketi bir süre sonra 1960 müdahalesine dek uzanan sonuçlar yaratmış, 1970’lerde ABD’nin krizinin yansıması olan IMF önerileri 12 Mart 1971 cuntasının tetikleyicisi olmuş, 24 Ocak 1980 IMF “İstikrar Programı” ise artık herkesin kabul ettiği gibi 12 Eylül cuntasının doğrudan sebebi olmuştur. Hatta öyle ki, daha 24 Ocak kararlarının alındığı gün bile, hem ABD çevrelerinde hem de Türkiyeli işbirlikçi patronlar arasında “bu kararların normal demokrasi koşullarında uygulanamayacağı, daha sert bir yönetim gerektiği” açıkça konuşulmaktadır.

Daha “normal” koşullarda da aslında aynı işleyiş geçerlidir. Herhangi bir süreçte ağır davranan ya da istekleri tam yerine getirmeyen bir hükümetin cezalandırılmasının (ya da özendirilmesinin) tipik yöntemlerinden biri IMF-DB kredilerinin kısılıp açılması olmakta, ülkedeki bir dizi politik karar bu “musluk oyunu”na uygun biçimde alınıp uygulanmaktadır. Ki burada söz konusu olan sadece IMF-DB kredileri değil, genel olarak uluslararası sermayenin akışıdır. Yani özellikle 1990 sonrasındaki dünya düzeni içersinde tuşlara basılarak bir ülkeden diğer ülkeye aktarılabilen “sıcak para”, korkunç bir politik araç haline gelmiş, bir ülkenin bütün dengelerini tek bir darbede alt üst etmek emperyalist finans güçleri için sıradan bir oyun olmuştur. Hatta, aynı krediler ve sermaye akışı artık bir politik partinin desteklenmesi ya da desteklenmemesi durumlarında bile etkili olmaktadır. Seçimler yaklaştıkça yeni-sömürge ülkenin uşak parti yöneticileri Anadolu seferlerine başlamadan önce emperyalist ülke kapılarını aşındırmakta, oradan bazı garantiler elde etmeye çalışmaktadırlar. Çoğu zaman da, bu “ziyaretler” sırasında emperyalist ülke yöneticilerinin üstü kapalı ya da açıkça yaptıkları açıklamalar, küçük ama önemli jestler, o partinin iktidarına kredi açılıp açılmayacağının işaretini vermektedir.

Böylece gerçekleşen şey, sonuçta politik bağımlılığın pekiştirilmesi ve -eğer daha kibar olmayan sözcükler kullanırsak- politik kadroların ve partilerin daha ortaya çıktıkları andan itibaren “parayla satın alınması”dır.

D) Ordunun Düzenlenmesi ve Askeri Üsler

Askeri üsler ve yerli ordunun emperyalist çıkarları savunacak şekilde yeniden düzenlenmesi ise sorunun en can alıcı noktasıdır ve apayrı bir yazının konusu olacak kadar önemlidir.

1945’lerden beri ABD askeri üsleri yalnızca Türkiye’nin değil bütün dünyanın baş belasıdır. Bugün ABD’nin 93 ülke ile askeri üs kurmak için resmi anlaşması vardır ve 132 ülkede az ya da çok ABD askeri mevcuttur. Irak hariç, bu ülkelerdeki toplam Amerikan askeri sayısı 250 bindir, ki bu rakam ABD ordusundaki aktif asker sayısının yarısıdır. Yani ABD, ordusunun yarısını kendi toprakları dışında konumlandırmıştır; kendisini böyle bir dünya jandarmalığı ile görevlendirmiştir. Bu üsler içinde en ünlülerinin Filipinler, Türkiye ve Küba’nın burnunun dibindeki Guantanamo gibi en stratejik yerlerde olması kuşkusuz rastlantı değildir. Özellikle 11 Eylül eyleminden sonra bu süreç iyice hızlanmış ve ABD, daha önce burnunu sokamadığı Orta Asya ve Kafkas ülkelerine, örneğin Özbekistan, Tacikistan, Gürcistan gibi yerlere de üsler kurmaya başlamıştır.

Türkiye’deki Amerikan askeri varlığı ise olağanüstü boyutlardadır. 1940’lardan beri Türkiye ile 54 adet ikili anlaşma imzalamış olan ABD, bu süreçte yine ABD verilerine göre Türkiye sınırları üstünde 101 askeri tesis ve üsse sahiptir. Toplam olarak 32 bin kilometre karelik bir toprak şu anda resmen ABD toprağıdır. Bunlardan en çok bilineni kuşkusuz İncirlik’teki ABD üssüdür ama onun dışında da örneğin Karadeniz sahilinde uzun süre dinleme ve ajanlık tesisleri kurulmuş ve işletilmiştir. İncirlik üssü ise, Ortadoğu’nun bütününe hakim bir yerdedir ve bugüne kadar da bir dizi provokasyon ve müdahalede kullanılmıştır. Bunların bazılarında göstermelik olarak Türk hükümetlerine danışılmış, bazılarında ise olup bitenlerden kimsenin haberi bile olmamıştır. Ki zaten resmi anlaşmalarda ne yazarsa yazsın İncirlik üssü Türk hükümetlerinin ya da ordusunun denetimine açık değildir. 1960’larda Türk subaylarının kapıdan kovulması gibi olaylar sık sık yaşanmış, daha sonra kamuoyunda tepki yaratan bu tür olayların önlenmesi için bazı küçük ayrıntılar değiştirilmiş ama işin özü asla değişmemiştir: İncirlik üssü, hatta İncirlik kasabasının tümü Amerikalılara aittir ve ABD bu altın kuralı asla değiştirmemektedir.

Ama yine de, aslında ABD üsleri meselesi askeri bağımlılığın bir bölümüdür. Asıl önemli olan, bizzat Türk ordusunun ABD’ye olan bağımlılığıdır. Bu bağımlılığın bir cephesini kuşkusuz teknik ve askeri malzemeler oluşturmaktadır. 1940’lardan beri neredeyse bütün askeri malzeme alımlarını ABD şirketlerinden yapan Türkiye, çoğu kez ABD ordusunun eskilerinin yığıldığı bir çöplük de olmuştur. Ama bundan daha önemlisi, yapılan askeri sipariş anlaşmaları ve 40-50 yılda ABD’den alınan milyarlarca dolarlık uçak, tank, vs… gibi malzemelerdir. Ki yerli üretim denilenler de buna dahildir; çünkü bu malzemelerin de çoğu ABD kontrolü altındaki şirketlerin patent ve projeleriyle yapılmaktadır. Ve doğal olarak bütün bu malzemelerin parçaları da aynı kaynaklardan alınmakta, böylece sürekli bir bağımlılık oluşmaktadır.

Bağımlılığın asıl cephesini ise, Türk ordusunun yapısının biçimlendirilmesi oluşturmuştur. 1950’lerden sonra ABD’nin ele aldığı ilk iş, Türk ordusunun organizasyonunun değiştirilmesi olmuştur. Eski bir subay olan Orhan Erkanlı anılarında şöyle anlatıyor: “Ankara’da bir Amerikan Askeri Yardım Kurulu faaliyete geçti. Bu kurula bağlı olarak tümenlere kadar her büyük askeri karargaha birer askeri ekip (field team) verildi. (…) Kısa zamanda ordumuzun kuruluşunu da değiştirdik. Kuruluşları Amerikalılara benzetirken, personel ve malzeme kadrolarını da aynen aldık. Siyasi alanda hükümeti büyüleyen ‘Küçük Amerika’ olma hayali askerleri de sardı ve ‘Kardeş Amerikan Ordusu’ olma hedefine doğru süratle yol aldık. (…) Hatta o kadar ki, Amerikan İdari Talimatnamesi’nde ‘papaz’ yazılan yere biz ‘Alay İmamı’ koyacak kadar tercümede sadık kaldık. Kıyafetten kara kazana kadar her şey değişti, bütün askeri okullarımız Amerikan askeri okullarına benzetildi. Harp Akademileri dahi yön, tedrisat, stratejik ve taktik konsept değiştirdi, Amerikanlaştı.”

“Türk generallerinin Amerikalı çavuşlar tarafından eğitildiği” garip bir durum vardır o günlerde. Hatta o kadar ki, bir ara ABD heyeti, “Türk ordusunun deniz aşırı harekat ordusu olmadığını” söyleyerek, ordu “bir kara harekatını gerilla savaşları içinde ve tabur üniteleri halinde idare edeceğine göre” Harp Akademileri’nin öğretim süresinin bir yıla indirilmesini de istemiştir. Yani açıkça söylenen şey, “siz bir iç savaş ordususunuz, haddinizi bilin”dir, ki sonradan Amerikalılar da bu talebi aşırı bulmuş ve Türkiye’nin bölgesel saldırı gücü de olabileceğini hesaplayıp isteklerini geri çekmişlerdir. Ama bakış ve organizasyon değişmemiştir. Öyle ki o dönemlerde Türk ordusu gibi orduların durumunu tanımlamak için Cheap Soldier (Ucuz Asker) gibi tanımlar icat edilmekte, Kore Savaşı sırasında “Türk askeri 136 dolara mal oluyor, Amerikan askeri ise 5500 dolara” gibi hesaplar yapılmaktadır. ABD Ordusunun Kore Askeri Danışman Grup Komutanı Tuğgenaral W. L. Roberts’in deyimiyle, “Kore’de Amerikan vergi yükümlüsünün bu ülkedeki yatırımlarının bekçi köpeği olan bir yerli ordu bulunmaktadır. Ve bu kuvvet, en az gider ile en çok sonucun nasıl alınabileceğini pek güzel örneklemektedir.” Daha sonraları, 1980’lere gelindiğinde ise bu kez ABD Savunma Bakanı Richard Perle, aynı hesapları yeniden yapmıştır: “Bir tek Amerikan askerini Türkiye’de tutmak bize 90 bin dolara mal oluyor. Oysa bir tek Türk askerinin Türk hükümetine maliyeti 6 bin dolardır.”

Öte yandan aynı dönem, Türk ordu kademelerinin ABD’da eğitilmesine de hız verilmiştir. “Copla tecavüze ne gerek var, taş gibi askerlerimiz var” sözleriyle tarihe geçen 12 Eylül’ün “kahraman”(!) generallerinden Turgut Sunalp’in sözleri bu konuda yeterince aydınlatıcıdır: “Ben Türk Harp Akademisi’nden sonra Amerikan Harp Akademisi’nde okudum. Kore’de harp ettim. Türkiye’de ilk NATO subayıyım. NATO’ya hizmet ettim. Amerikalılarla haşır neşir oldum. Amerikalıları çok severim. Amerikalılar bana çok şey kazandırmışlardır. Hatta ikinci vatanım addederim. Amerika Türkiye ile ittifaka doğru giderken askeri sahada 50 Amerikalı 50 Türk çalışmış ve bunlara rozet verilmişti. Bu 50 Türk’ten birisiyim. O işe başladığım için Kurmay Yüzbaşı iken beni Amerika’ya götürdüler, okuttular, getirdiler.”Sunalp’in övünerek anlattığı bu süreç daha sonra da devam etmiş, üst kademe ordu mensuplarının tümü NATO eğitiminden geçirilmiştir. Öyle ki bir süre sonra artık NATO eğitiminden ya da NATO görevinden geçmemiş bir generalin yükselme şansı kalmamıştır. Bugün açıkça bilinen gerçek, bütün Genelkurmay bakanlarının bu eğitimden geçmiş olduğudur.

Süreç içersinde bu kadarı da yeterli bulunmamış, ordunun ekonomik anlamda da emperyalist-kapitalist sisteme bağlanması amacıya, başlangıçta bir yardımlaşma kurumu olarak oluşturulan OYAK bir holdinge dönüştürülmüş, Good Year lastiklerinin üretimiyle başlayan ve Renault ortaklığıyla devam eden bu süreç bugün devasa bir tekel noktasına kadar varmıştır. Gerçekten de bugün artık OYAK, Türkiye kapitalizminin en büyük tekellerinden biridir ve bu yolla ordunun üst ve orta kademelerinin tümüyle sisteme bağlanması amacına ulaşılmış, generallerin yalnızca maaş yoluyla değil kapitalist kâr üzerinden de düzenin parçası olması sağlanmıştır. 50 yıl içersinde sık sık yapılan disiplin temizliklerle birlikte, bu operasyon da ordu içersinde anti-emperyalist fikirlerin önünü kalıcı biçimde kesmiştir.

Sonuç olarak yeni-sömürgeci politik bağımlılık, böylece en önemli devlet kurumunu “düzene sokmuş” ve kendisine “ulusalcı” diyen kıt zekâlıların iddialarının tersine ordu, emperyalizmin Türkiye’deki en sağlam müttefiki haline gelmiştir.

E) Polis ve İstihbaratın Yeniden Düzenlenmesi, Kontrgerillanın İnşası

Gizli işgal süreci, Türkiye’de aynı zamanda bütün baskı-işkence-istihbarat aygıtlarının da yeniden ele alınarak reorganize edilmesi sürecidir. 1950’lerden başlayarak bütün devlet kurumlarına olduğu gibi MİT ve İçişleri Bakanlığı’na yerleşen ABD’li uzmanlar, bu kurumların işleyişini düzenleyip kontrol altına almışlardır. CIA’dan ayrıldıktan sonra “Firar” isimli bir kitap yazarak bütün CIA faaliyetlerini deşifre eden eski ajan Philip Agee’nin söyledikleri bu konuda yeterince aydınlatıcıdır: “CIA uzun yıllardan beri Türk Milli İstihbarat Teşkilatı ile çok yoğun bir işbirliği içindedir. Bu örgütün eğitimini, geliştirilmesini ve donatımını CIA sağlar.”

Esasen son zamanlarda çeşitli kitaplar ve TV dizileri aracılığıyla kendilerine tarihsel köken ve meşruiyet yaratmaya çalışan, köklerini Osmanlı’ya, Cumhuriyetin ilk yılarına kadar uzatıp “vatan savunuculuğu” yorganını örtünmek için ortalığı karartan kontr-gerilla katillerinin gerçek kökenleri ve patronları CIA’dan başkası değildir. 1940’lara kadar kopkoyu bir anti-komünizmle her türlü ilerici kıpırdanmayı bastırmakta ve işkencede belli bir uzmanlık kazanmış olan bu kurumlar, yeni-sömürgecilikle birlikte tipik halk düşmanı ve işbirlikçi kimlikler kazanmışlardır. Aynen orduda olduğu gibi, polis ve istihbaratta da ABD eğitimleri öne çıkmış, bir süre sonra bu kurumlarda CIA eğitiminden geçmemiş bir üst düzey görevli kalmamıştır. Daha doğrusu, bir yandan bu kurumların eski çalışma ve eğitim sistemleri değiştirilirken, diğer yandan da üst düzeyler için bu tür doğrudan eğitimler uygulanmıştır. ABD’nin Kuzey Caroline eyaletindeki Fort Bragg Özel Savaş Okulu, Almanya’daki Obberammuga ABD 20. Özel Kuvvetler Komutanlığı, yine Almanya’daki “Ayaklanmalara Karşı Koyma Okulu”, “İstihbarat Okulu” ve Panama başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde kurulu olan kontr-gerilla eğitim merkezleri, birçok yeni-sömürge ülkeden gelen polis şeflerinin, özel timcilerin ve istihbarat elemanlarının eğitildiği yerlerdir.

Türkiye’den de yüzlerce polis şefinin eğitildiği bu merkezlerde, işkenceden provokasyonlara dek her konuda eğitim verilmekte, halka karşı operasyonların temel teknikleri öğretilmektedir. Bu amaçla ABD ordusu tarafından hazırlanarak eğitim metni ve talimatname olarak kullanılan ünlü FM 31-15 talimnamesi bu okulların “Müfredat Programı”nı anlamak için yeterlidir: “Açık ve sinsi faaliyetler: Adam öldürme, bombalama, silahlı soygunculuk, işkence, kötürüm bırakma, adam kaçırma yoluyla tedhiş, olayları tahrik, misilleme ve rehinelerin alıkonulması, kundakçılık, sabotaj, propaganda ve yalan haber yayma, zorbalık, şantaj, vs. vs…” İktidarda “dost hükümetler” varsa onlara karşı gelişebilecek devrimci hareketlerin ezilmesi, “düşman hükümetler” durumunda da bu hükümetlerin yıpratılarak devrilmesi için her türlü yolun kullanılması. 1948 yılında ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nde karara bağlanan NSC 10/2 başlıklı belgenin de özü budur.

Sonuç olarak bir yandan yeni-sömürgelerdeki devrimci gelişmelere karşı “dıştan müdahale” ve saldırı çalışmalarını hiç aksatmaksızın sürdüren ABD, diğer yandan da 1945’ten sonra dünyanın en büyük ve en kirli eğitim programını uygulamaya koymuş, bu süreçte sonradan ülkelerinin başına bela olacak binlerce katil, işkenceci eğitilip geri gönderilmiştir. Bu arada, bu ülkelerin istihbarat ve polis aygıtları teknolojik olarak da CIA merkezine bağlanmış, böylece bütün bilgilerin emperyalist merkezde toparlanması olanağı yaratılmıştır.

Ayrıca ABD emperyalizmi bununla da yetinmemiş, 1947 yılından başlayarak Avrupa başta olmak üzere dünyanın bütün köşelerine elini uzatan uluslar arası kontr-gerilla örgütlerini de kurup finanse etmiştir. NATO bünyesinde faaliyet gösteren ve bütün ülkelerdeki ırkçı-faşist örgütlenmeleri organize eden bu örgütler, Gladio (İtalya), Koyun Postu (Yunanistan), Glavie (Belçika), vs. gibi çeşitli isimlere sahip olsalar da aynı amaca hizmet etmektedirler: Devrimci güçlerin bastırılması ve emperyalist egemenliğin sağlamlaştırılması…

Türkiye’deki adı Ergenekon olarak iddia edilen bu örgüt hakkında 12 Mart cuntasının ünlü işkencehanesini yöneten Tümgenaral Memduh Ünlütürk şunları söylüyor: “Bu Ergenekon, Genelkurmay’ında, hükümetlerinde, bürokrasininde, herkesin üstünde bir örgüttür. Yasayla falan kurulmuş bir örgüt değildir. Bu, 27 Mayıs darbesinden sonra CIA-Pentagon tarafından kurdurtulmuş. Bunun içindeki insanlar da buraya hizmet eden insanlardır. Özellikle Amerika’da kontrgerilla eğitimi görmüş olan, bu kurslardan geçmiş generallerin bir bölümü yeri geldiğinde bu kontrgerilla içinde yer alır.” Zaten bu kurumlardan en bilineni olan Özel Harp Dairesi (ÖHD) yönetiminde bulunmuş Kemal Yamak ya da Sabri Yirmibeşoğlu gibi generaller de bu örgütün ABD tarafından finanse edilip kurulduğunu hiç inkâr etmemişlerdir. Yine 12 Eylül generali Turgut Sunalp’in söyledikleri de ilişkinin biçimini anlatmaktadır. “Türkiye’de CIA’nın adamları yok değil ki, dünyanın her tarafında var. Birincisi, CIA’nın burada olması mesele değil, ikincisi CIA’nın pekala bizim istihbarat teşkilatları ile ilgisi olabilir. Yani CIA mensupları affedersiniz ……. çocuğu demek değildir. Memleketine istihbarat temin eden kişilerdir.”

Bütün bu açılardan bakıldığında, 1950’lerden itibaren bütün yeni-sömürge ülkelerde eşzamanlı olarak yarı-askeri faşist cinayet şebekelerinin ortaya çıkması rastlantı gibi görülmez. Bağımlı ülkelerin polis ve istihbarat aygıtlarını doğrudan kontrol etmenin yanı sıra ABD emperyalistleri, ayrıca yine bir emperyalist maşa olarak yerli faşist güçlerden derlediği çeteleri organize etmişlerdir ki, bunun Türkiye’deki örneği MHP üzerinden geliştirilmiştir. 1960’larda küçük bir parti olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP), Türkeş ve çevresindeki emekli ırkçı subaylar tarafından bir gecede ele geçirilmiş, CIA ve MİT’in desteğiyle MHP’ye dönüşerek (Komünizmle Mücadele Dernekleri ve dinci akımlarla birlikte) kısa sürede bir cinayet örgütü haline gelmiş, emekçilere ve devrimcilere karşı saldırıların, katliamların odağı olmuştur.

Sonuçta, zaman içersinde yeni-sömürgeci gizli işgal olgusu, bütün diğer ekonomik-politik sistemlerle birlikte baskı aygıtları bakımından da pekişmiş, bu alanda da emperyalizme tamamen bağımlı, onun çıkarlarını koruyan bir mekanizma kurulmuştur.

F) Kültürel Yapının ve Sosyal Hayatın Kuşatılması

Ve nihayet aynı yeni-sömürgeleşme süreci, hayatın bütün alanlarında olduğu gibi sosyal hayat ve kültürde de büyük bir emperyalist istila anlamına gelmiştir.

Daha işin başında, yani “Küçük Amerika” olma hayalinin yaygın olduğu yıllarda da kuşkusuz ABD emperyalizminin “uzmanları” bu alanı boşlamamıştır. Eğitimin yeniden organize edilmesi için çalışmalar yürütülmüş, zaman zaman “barış gönüllüleri” adı altında Amerikan ajanları okullarda cirit atmış ve belli zeminlerin yaratılması için çaba göstermişlerdir. Özellikle parlak öğrencilerin avlanıp devşirilmesi, yeni-sömürge kapitalizminin ihtiyaçları doğrultusunda mühendislik fakültelerine özel bir önem verilmesi, hatta ODTÜ gibi bir üniversitenin büyük emperyalist umutlarla kurulup açılması, dönemin başlıca olgularıdır. Bu çalışmalar, özellikle 1960’ların büyük anti-emperyalist dalgası içinde çok başarılı olamamış gibi görünse de aslında saman altından yürüyen bir su vardır. En büyük anti-emperyalist dalganın yaşandığı o yıllarda, diğer yandan da Deniz’lerin okuduğu aynı okullarda ne kadar çok Amerikancı kadro yetiştiği, çok sonraları, o kadrolar göreve başladığında anlaşılmıştır.

Öte yandan, eğitimin ve okulların dışında asıl büyük istila, politik dilde “kültür emperyalizmi” denilen biçimde kendisini ortaya koymuştur. Emperyalist-kapitalist ilişkiler gelişip Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının en ücra köşelerine dek uzandıkça, oraya yeni tüketim ve yaşam alışkanlıklarını götürmüş, eski feodal kültürün çözüldüğü her noktada onun yerini o yıllarda “Amerikan Hayat Tarzı” denilen dejenerasyon doldurmuştur. Daha doğrusu, tam da emperyalizmin karakteristik özelliğine uygun olarak, bir yandan bu coğrafyanın en gerici, en yobaz tarikat güçleriyle sımsıkı bir işbirliği geliştirilir ve bu gericilik özenle korunurken, diğer yandan da Batı’ya ait en yoz popüler kültür değerleri orta sınıflar üzerinden topluma pompalanmış, böylece ortaya tam bir ucube kültür çıkarılmıştır. Ucubedir, çünkü emperyalist ilişkiler üzerinden bu topraklara akan kültür, bilinen anlamıyla Batı’nın “Aydınlanma” kültürü de değildir; bu kanallardan akan şey, son derece yüzeysel bir pop müzik, filmler ve giyim kuşam biçimleri, vs. gibi bir karaktere sahiptir.

Sonuçta ortaya çıkan tablo, karmaşık ve sancılıdır. Bir yanda Ortaçağ’ın en koyu karanlığı, diğer yanda Hollywood’un en sıradan ürünleri… Bir yanda kapalı toplumsal yapılar, diğer yanda en uçuk, en deforme yaşam alışkanlıkları, davranış kalıpları… Ve bu karmaşanın tam içinden doğan Arabesk gibi yeni kültürel biçimler… Denilebilir ki, bu dönem, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının kültürel olarak en çok sarsıldığı, en derin uçurumlarla kendi içinde bölündüğü dönemdir. Sonuçta, aynı sürecin bir bölümüne denk düşen devrimci yükseliş ve anti-emperyalist duygular, “Amerikan Yaşam Tarzı”nın tam olarak, yani emperyalistlerin istediği ölçüde başarı kazanmasını önlemiştir; ama uzun vadede emperyalist-kapitalist değerler toplumsal yapıya hâkim olmuş, devrimci hareketin gerilemeye başladığı yıllarda da yozlaşma unsurları en uç noktalara varmıştır. Ve tabii, bütün bunların kapitalizmin gelişim seyri içinde, bu gelişimin seyri gereği, yani normal biçimde gerçekleştiğini düşünmek aşırı saflık olacaktır. Bu kültürel işgalin gerçekleşmesi için bizzat CIA ve ona bağlı çalışan vakıflar da aktif rol almışlardır; bunun sonucunda da Türkiye’de köşe yazarlarından gazete sahiplerine dek yüzlerce işbirlikçi bu dönemin nimetlerinden fazlasıyla yararlanmıştır. CIA’nın asla açıklanmayan harcamalarında “kültürel faaliyetler”in ne kadarlık bir payının olduğunu bilmiyoruz. Ama yukarıda bahsettiğimiz eski ajan Philip Agee’nin (asıl çalışma bölgesi olan) Uruguay için söyledikleri yeterli bir ölçü vermektedir. Agee, sözü geçen kitabında, CIA’nın Uruguay medyasının yazarlarına ödediği maaşların listesinin inanılmaz bir uzunlukta olduğunu anlatıyor; ki, Türkiye’nin bu alanda geri kalacağını hiç sanmıyoruz.

1980 Sonrası Süreç: Restorasyon ve İşgalin Derinleştirilmesinin Denk Düşmesi

Kuşkusuz, en başta da belirttiğimiz gibi emperyalist gizli işgalin temellerinin atılması ve bağımlılık ilişkilerinin inşa edilmesi bir süreç boyunca gerçekleşmiş, zaman zaman görülen direniş biçimleri ya da pürüzler de bu sürecin içinde tasfiye edilmiştir. 1940’lara kadar gelen kastlaşmış yapının birkaç on yılda temizlenirken, özellikle cunta dönemleri bu tür ayıklama operasyonları için ideal dönemler olmuştur. Örneğin, 12 Mart cuntası döneminde devrimcilere yönelik şiddetin yanında, bazı ilerici aydınlara ya da kendini Kemalist diye adlandıran gazetecilere, öğretim üyelerine de saldırılması, kuşkusuz faşizmin herkesi “komünist” gören mantığıyla açıklanabilir. Ama öte yandan bu, (İlhan Selçuk gibi adamlara işkence yapanlar bunun farkında olsunlar ya da olmasınlar) aynı zamanda, sistemin işleyişine durmadan “mızmızlıkla” yaklaşan, ayak direyen ya da emperyalizme hizmette hızlı davranmayan kişi ve kesimlere yönelik bir gözdağı ve ayıklama eylemidir. Keza 12 Eylül’de 1402’likler diye adlandırılan “sakıncalı” öğretim üyeleri, bürokratlar, vb. tasfiye edilmiş, böylece bir yandan solun okullardaki, devlet kurumlarındaki bağlantılarına darbe vurulurken diğer yandan da emperyalist-kapitalist restorasyonla tam olarak “uyum sağlayamayan” kesimler devre dışı bırakılmıştır.

Yani, 1940’lardan beri her aşamada, her fırsat çıktığında, devlet kurumlarından üniversitelere ve orduya, polise dek her alanda sık sık temizlikler gerçekleştirilmiş, emperyalist işgalin mantığına uygun düşünmeyen ya da en azından işgalcilerin bütün isteklerine uymakta zorlanan, pürüz çıkaran güçler tasfiye edilmiştir. 12 Mart ve 12 Eylül’de ordu kademelerinde, Harp Okullarında yapılan temizlikler, yine 12 Eylül’de polis teşkilatının “Pol-Der” gibi sıra dışı bir olgudan temizlenişi ve daha sonraki bütün kadroların faşistlerden devşirilmesi, vb. bu ayıklamaların en görünen yüzüdür. Daha derinlerde ise büyük bir tasfiye hareketi, neredeyse 50 yıl boyunca aralıksız sürmektedir.

1980 süreci ise, yeni bir emperyalist ilişki biçiminin inşası ile bu temizliğin son derece net bir biçimde birbirine denk düştüğü bir süreçtir. Bir yandan eski sömürü ilişkileri değiştirilir ve neoliberal bir işleyişin temelleri atılırken, diğer yandan da bu yeni duruma uyum sağlayamayan “kalkınma ve sanayi meraklısı” bürokratlar, eski moda düşüncelere bağlı “muhafazakâr memurlar” tasfiyeye uğramış, sözgelimi özelleştirmeye karşı çıkabilecek birilerinin yüksek mevkilerde olması imkânsız hale getirilmiştir. Aynı süreçte, “benim memurum işini bilir” cümlesinde ifadesini bulan büyük bir yozlaşma da devlet yönetiminde hâkim kılınmış, böylece emperyalist-kapitalist sermaye dolaşımının önünde pürüz yaratabilecek her şey ortadan kaldırılmıştır. Bütün bunlara 12 Eylül’de zaten uzmanlaştırma mantığıyla organize edilmiş olan polisin güçlendirilmesi eşlik etmiş ve böylece yeni sürecin emperyalist egemenlik ilişkileri az çok garantiye alınmıştır.

Yeni Tarihsel Süreçte Politik Bağımlılık: İşgal Gerçekten “Gizli” mi? 

1990’larla başlayan yeni sürece gelindiğinde ise, artık bütün dünyada yeni-sömürgeciliğin ve gizli işgalin konseptinde önemli değişiklikler olmuş, daha doğrusu bu kavramların içerdiği anlam kendisini en derinlikli biçimiyle ortaya koymuştur. Bu anlamda, denilebilir ki, Mahir Çayan’ın 1970’te ortaya koyduğu “gizli işgal” belirlemesi bugün artık en olgun biçimine ulaşmıştır; hatta o kadar ki, bu olgun biçim artık neredeyse perdelerin ve sislerin daha az olduğu bir “açık işgal” biçimini andırmaktadır.

a) Her şeyden önce, yaklaşık 50 yıl devam eden bir süreç artık tümüyle tamamlanmış, Türkiye’nin politik sistemi ve genel olarak yönetim tarzı tümüyle işbirlikçilik esası üzerine kurulu hale getirilmiştir. Emperyalizmin isteklerine karşı herhangi bir biçimde “uyumsuzluk” gösterebilecek güçler ve gruplar tümüyle etkisiz kılınmış ve buna bağlı olarak politik arenada da “uç” davranış biçimleri marjinalleştirilmiş, burjuvazinin bütün politik aktörlerinin temel sorunlarda aynılaşması gerçekleştirilmiştir. Bütün siyaset dünyası, “ABD ile müttefik olmak”, “IMF Programlarını Uygulamak” gibi esasa ilişkin kalıplar etrafında oluşmakta, kimse bu çizgiyi zorlamamakta, çünkü bu “zorlama”nın sonuçlarını bilmektedir!

Zaten, bu anlamıyla Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetmek de oldukça kolaylaşmıştır! Ekonomi ve maliye politikasına ilişkin bütün temel sorunlar IMF-DB direktifleriyle çözümlenmekte, kamu politikası ya da tarım ürünleri, asgari ücret, emekli maaşları, gibi işler tümüyle emperyalistlerin “tavsiye”leri çerçevesinde ele alınmaktadır. “Güvenlik”le ilgili sorunların da orduya, polise ve kontrgerillaya havale edildiği koşullarda, hükümet yöneticilerine de çok fazla iş kalmamaktadır. Gerçekten de özellikle IMF-DB ilişkileri bugün öyle bir noktaya gelmiştir ki, 1970’lerde üç-dört ayda gerçekleşen “denetimler” artık neredeyse haftada bire inmiş, hem genel bütçe hesapları, hem de günlük hesaplamalar bu soyguncularla birlikte yapılır olmuştur. Onca yıldır çocuklara okullarda anlatılan “Kapitülasyonlar/Duyunu Umumiye” süreçleri bugünün somut gerçekleridir. Osmanlı’nın son dönemleri için anlatılan “Babı Ali’yi titreten İngiliz elçisi” hikâyelerinde kahramanlar değişmiş, onun yerine elinde “kırmızı-yeşil ışıklar” olan IMF görevlileri geçmiştir. Üstelik bu kez, yeni tarihsel süreçte, sermaye dolaşımının bileşimi öyledir ki, bir tuşla ülke piyasalarına gelen milyarlarca dolarlık “sıcak para”nın aynı hızla geri gidebilmesi mümkündür ve dolayısıyla herhangi bir aksiliği ya da “uyumlu olmayan” bir davranışı cezalandırmak daha kolay hale gelmiştir.

b) ABD emperyalizmi, gerçi hiçbir zaman doğrudan ajan devşirme, doğrudan baskı-şantaj gibi yöntemleri boşlamamaktadır ama artık yeni yeni işbirlikçi kuşakları bakımından bu tür özel ilişkilere de gerek kalmamaktadır. Çünkü artık bu topraklarda kendi kaderi ile emperyalizmin kaderini bir ve aynı gören, başka bir alternatif ya da çözümü aklının ucundan bile geçirmeyen binlerce işbirlikçi yönetici mevcuttur. Yani 1950’lerin o ilk “uzmanlar yerleştirme” ve “kurumları düzenleme” heyecanı(!) geçip gitmiş, emperyalist işgal artık kendi kadrolarının üzerine oturur hale gelmiştir. Madenden enerjiye dek ekonominin en can alıcı sektörlerinin işbirlikçi patronların ve emperyalistlerin hâkim olduğu “kurullara” devredilmesi, Merkez Bankası ve borsa gibi kurumların sözde “özerkleştirilmesi”, emperyalist sermayenin doğrudan kontrol gücünü artırırken pürüz çıkarabilecek politik faktörleri devre dışı bırakmıştır. Bütün bu işleyiş içersinde ise, bir gün A holdinginde, bir gün B uluslararası şirketinde, bir başka gün de devlet bürokrasisinde yöneticilik yapabilen profesyonel uşaklar dar ama etkili bir kategori oluşturmaktadır. Yani, emperyalist işgal, artık işbirlikçilerin bu işi “içselleştirmiş” olmaları bakımından da daha sağlamlaştırılmıştır ve deyim yerindeyse daha nitelikli bir uşaklar topluluğu üzerinden işini yürütmektedir.

c) Aradan geçen 50 yıl boyunca oligarşinin “sivil politik kadroları” ile ordu arasında hep yaşanan gerilim, bugün en azından emperyalizme hizmet bakımından çözümlenmiş durumdadır. Zaman zaman işbirlikçi politikacıların idam sehpasına çıkması gibi trajik sonuçlara da yol açan bu gerilim, her şeyden önce ordunun emperyalist-kapitalist dünyayla tam uyumlu hale getirilmesi yolundan çözümlenmiştir. 1950’lerde “emekli albaylar pazarda fileyle alışveriş yapıyor” gibi yakınmalara yol açan ekonomik problem, 70’lerden sonra OYAK yoluyla halledilmiş, 2000’lere gelindiğinde ise ordu, Türkiye’nin en büyük tekelci gruplarından birine sahip olmuştur. Bunun doğrudan sonucu ise, artık ordunun bütün kademelerinin sorunlara mevcut kapitalist mantık ve düşünce-davranış kalıpları üzerinden bakması ve doğal olarak kendi kaderini ülkedeki tekelci burjuvazinin kaderiyle tamamen birleştirmesidir. Dolayısıyla bugün Türkiye’de ordu mekanizması artık işbirlikçilik sisteminin en temel halkası ve emperyalist işgalin en sağlam savunucusudur. Çok önemli ve büyük sarsıntılar olmadıkça da bu genel eğilime ters düşecek “aykırı” unsurların ordu içersinden belirmesi mümkün görünmemektedir. Örneğin NATO ilişkisinin bir ordu mensubu tarafından sorgulanması olası değildir; çünkü zaten bugünkü ordunun bütün üst kademeleri doğrudan NATO görevlerinden gelmekte, mantık olarak da komuta kademesi olarak da oraya bağlı olmaktadır. Bu, oligarşinin “sivil” politik kadroları ile ordu kademeleri arasında bütün gerilim noktalarının tümüyle yok olduğu anlamına gelmemektedir; ancak dikkat edilirse bütün bu çelişki alanları asla sistemin özüne ve emperyalistlerle ilişkilere dair değildir. Bu konularda oligarşinin değişik kesimleri arasında oldukça sağlam bir uyum vardır. Dolayısıyla, gizli işgal esprisinin özünde var olan “bağımlı ülkeyi kendi ordusu ile işgal etme” durumu, bugün Türkiye için tümüyle gerçektir.

d) Aynı şekilde düzenin diğer zor aygıtları da zaman içersinde o kadar çok CIA eğitiminden geçmiş ve emperyalist kurumlarla o kadar çok “akraba” olmuşlardır ki, bu alanda da işbirlikçilik bir “ortak ruh hali” biçimine dönüşmüş, adeta rasyonelleşmiştir. Zaman içersinde bu kurumlardaki “eski kafalı” kadrolar temizlenmiş, özellikle “uluslararası terör” bahanesinin ortaya çıkmasından sonra emperyalist istihbarat kurumlarıyla ilişkiler “normal” hale gelmiştir. Hiç durmadan bu konuda yeni anlaşmalar imzalanmakta, heyetler birbiriyle görüşmekte ve hatta zaman zaman ortak saldırılar da düzenlenmektedir. Her ne kadar bu ilişkilerin “karşılıklı alışveriş” olduğu iddia edilse de, gerçeğin böyle olmadığını, iplerin emperyalist güçlerin ve özellikle CIA’nın elinde olduğunu aslında herkes bilmektedir.

Ve tabii bu arada ülke içinde de polis ve istihbaratın özellikle bazı bölümleri parlamenter denetim ve işleyişin dışına çıkmış, bu alandaki ilişkiler de böylece daha rahat kurulabilir olmuştur. Pratikte bu, bütün baskı aygıtının “protokol ziyaretlerine açık bölümler” ve “her önüne gelenin giremeyeceği karanlık bölgeler” olarak düzenlenmesi anlamına gelmiştir. Bu ikinci bölge, esas olarak herhangi bir parlamenter hükümet tarafından değil, doğrudan doğruya oligarşi ve emperyalizm tarafından yönetilmektedir. Dolayısıyla bu alanda da emperyalist işgal “gizli” olmaktan çıkmış, son derece açık biçimlerle icra edilmektedir.

e) Ve elbette, 90’ların büyük iletişim patlamasının da katkısıyla emperyalizmin kültürel saldırısı devasa olanaklara kavuşmuş, hiçbir sınır ve engel tanımayan postmodern gerici ideoloji, bağımlı ülkelerin iliklerine kadar nüfuz edebilir hale gelmiştir. Dünya tarihindeki bu en kapsamlı ve en güçlü kültürel saldırı, bir baştan bir başa bütün yeni-sömürgeler dünyasını alt üst ederken, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası, bir kez daha baştan başa sarsılmış, değerler sistemi karmakarışık hale gelmiş, yoğun bir çürüme ve yozlaşma ortama hakim olmuştur. Öyle ki, artık 1970’lerin pop kültürü de, arabeski de günümüzdeki çürümenin yanında neredeyse masumane olgular gibi görünmektedirler. Her türlü uyuşturucudan en diplere vuran alkol bağımlılığına, binlerce sokak çocuğundan ara sokaklara dek yayılan fuhuşa dek bir yozlaşma kültürü, gün coğrafyamızın her köşesinde bir rüzgâr gibi esmektedir. Üstelik bu kez aynı çürüme, naklen savaş görüntüleriyle de desteklenen “emperyalizmin yenilmezliği” tabusu ile birlikte yürümektedir. Özellikle 1990’ların başında bütün dünyayı etkisi altına alan bu tabu, şimdilerde yavaş yavaş zedelenmekle birlikte yine de etkisini sürdürmektedir.

Emperyalist İşgal Kaderimiz Değildir; Kurtuluş Kendi Ellerimizdedir!

Sonuç olarak bugün coğrafyamız, M. Çayan yoldaşın tanımladığı gibi ekonomisinden siyasetine ve kültürüne dek işgal altındadır. Emperyalist soyguncular, bu soygun düzenini garantiye alabilmek için işbirlikçi oligarşiyle birlikte, daha doğrusu onlarla iç içe geçerek bir işgal yönetimi kurmuşlardır. Bu, artık emperyalistlerin dıştan yönlendirdiği bir düzen değildir; emperyalizm, bizzat bu sistemin içinde, onun en merkezi noktasında belirleyici bir güç olarak durmaktadır.

Böyle bakıldığında, kuşkusuz bu sistem oldukça sağlam görünmekte ve değişmesi mümkün değilmiş gibi algılanabilmektedir. Oysa bu, gerçek değildir. Emperyalist işgal kırılabilir, emperyalistler ve işbirlikçileri coğrafyamızdan kovulabilir; bunun mümkün olduğu, şimdiye dek dünyanın dört bir köşesinde onlarca kez kanıtlanmıştır. Milyonlarca insanı katletmelerine karşın emperyalistler, onlarca ülkede hezimete uğramışlar ve sonuçta kuyruklarını kıstırıp geri dönmüşlerdir.

Çünkü, ezilen halklar ile emperyalistler arasındaki mücadele hiçbir zaman sadece askeri kuvvetler arasında geçen basit bir güç yarışı değildir; bu meşru ve haklı olanla gayrı meşru ve zalim olan arasındaki bir savaştır ve burada zafer her zaman emperyalizmi kovma iradesine sahip olanların ve bunun için savaşma cesaretini gösterenlerin olacaktır. Yoksa, örneğin Vietnam savaşının en son gününde de ABD ordusu hala Vietnam Halk Ordusu’ndan hem sayıca hem de teknolojik olarak üstün durumdadır. Ama artık bu devasa ordu, bu savaşı politik olarak kaybetmiştir ve karşısında kendi kaderini eline almak isteyen, bunun için örgütlenip savaşan bir halk vardır.

Örgütlenip savaşmak… İşte bütün anahtar buradadır. Bunun dışında, şu ya da bu ülkenin emperyalistler olmadan yaşayamayacağı yolundaki hikâyeler boş yalanlardan ibarettir! Üstünde yaşadığımız coğrafyanın emekçi insanları hiçbir emperyalist kurum ve kuruluşa bağlı olmadan kendi ayakları üzerinde durabilir ve sosyalizme doğru yürüyebilirler. Böylece onlar, bir yandan emperyalist sömürüye son vererek onurlu bir geleceğe doğru yürürlerken, bir yandan da bu coğrafya üzerindeki bütün sömürgeci ilişkilere son vererek Türk, Kürt, Arap ve başka uluslardan emekçilerin özgür birlikteliğinin ya da kardeşçe ayrılığının yolunu açacaklar, daha doğrusu bütün ezilen halkların kendi gelecekleri konusunda özgürce karar vermelerini sağlayacaklardır.

Örgütlenip savaştığımızda bunu yapabiliriz ve yapmalıyız.

image_pdf

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.