İSLAM DÜNYASINDA SİYAH ÖFKE: ZENCİ KÖLELERİN İSYANI

0 290
image_pdf

ZENC İSYANI DÖNEMİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ

Zenci köleler denilince aklımıza hep Portekiz, İspanya ve Amerika gelir. Oysa İslam dünyasında köle ve  ticareti yaygındı ve sayılarının yüzbinleri bulduğu oluyordu. Üstelik Emevi-Abbasi döneminde ayaklandılar ve kısa ömürlü de olsa bir devlet kurdular. Feodal Orta Çağda İslam dünyası; toplumsal hareketler, köylü isyanları, şehirlerdeki ayak takımı ve bedevi başkaldırıları bakımından oldukça hareketli olmasına rağmen, egemenlerin tarihini yazanlar tarafından hala çarpıtılmaya, karartılarak yazılmaya devam ediyor ve bu çağların sosyal-toplumsal tarihi hâlâ keşfedilmeyi bekliyor. Bunlar arasında en dikkat çekeni, Fırat-Dicle arasındaki geniş bataklığın ortasında yer alan büyük çiftliklerde çalıştırılan yüz binlerce siyahi kölenin isyanıdır.

Afrikalı kölelerin direnişleri Cezire-Şatt-ül Arap bölgesinde, Emevi-Abbasi saltanatı dönemlerinde 7. yy ile 9. yy arasında gerçekleşmiştir.

Ümmeye ailesinden Ebubekir, Ömer ve Osman’ın halifelikleriyle Ebu Sufyan ailesinin ittifakı sonucunda kurulan fetihçi Emevi devleti talan, gasp, yasaklama, katliam, işkence, köleleştirme, fetih başta olmak üzere baskı ve şiddet üzerine yükselen bir iktidar olmuştur. Emeviler döneminde, en ünlüleri Muhtar ül Sakafi, Bihaferid bin Mahfuriddin ve Mazdeki-Hürremiler, Basra civarında Zenc ayaklanmaları olmak üzere birçok ayaklanma gerçekleşmiştir.

Emevi saltanatı karşıtı Ebu Müslim Horasanî, Emevi karşıtı diğer güçlerle de ittifak yapar. Bu ittifak sonucunda Horasan’dan Yemen ve Irak a kadar yayılan savaşlarla Emevi hanedanının iktidarı yıkılır. Emevi saltanatını yıktıktan sonra Ebu Müslim, Ali ailesinden olan Cafer-i Sadık ve diğer iki önemli şahsiyete daha devleti yönetmelerini önerir. Bunun üzerine Ebu Müslim ve ittifakları olan Süleyman Kesir ve Ebu Selma, Abbas oğullarıyla anlaşırlar. Bu anlaşmaya göre ideolojik olarak Cafer-i Sadık ailesinden gelen imamlar söz sahibi olacaklar, saltanat idaresi ise Abbas oğullarına ait olacaktır. Bu anlaşma gereği 750 yılında saltanatın idaresi Abbas oğullarına teslim edilir. Abbas oğulları iktidarı ise ilk olarak kendisine en büyük tehlike olarak gördükleri Süleyman Kesir, Ebu Selma ve Ebu Müslim Horasani’yi tasfiye ederler. Halifeliğin merkezini Şam’dan Bağdat’a taşıyan Abbas oğulları iktidarı fetih ve talan seferlerini batı ve güneyindeki coğrafyaya yayar. İran’ın ve Kürdistan’ın kuzeydoğu alanlarında köklü olan Zerdeşti-Mazdeki-Maniheist gelenekler nedeniyle Emevi-Abbasi iktidarı fazla tutunamaz. ilk yüzyıl içersinde bu alanlarda ciddi bir etkinlik kuramaz. Zaten Emevi iktidarını yıkan Horasan merkezli isyanlarla başlayan, Şam’a kadar yayılan direnişler olmuştur.

Abbasi iktidarı özellikle Ebu Müslim Horasani’nin tasfiyesinden sonra baskı ve zulmünü her alanda sınırsız biçimde artırır. Abbasilerin bu yaklaşımı bir yandan iktidar içi çatışmalara yol açarken, diğer yandan Abbasi İmparatorluğu’nun her yanında toplumun farklı direnişleri ortaya çıkar. Zerdüştlük, Mazdekizm, Maniheizm kaynağından beslenen Alevilik, İsmailik, Haricilik, Batınilik, Karmatilik, Hassasinik gibi hareketler yanında bunlarla bağlantılı El Muqanna, Kızılbaş, Zenc, Karmati, Babek, Babai ayaklanmaları en fazla bilinenleri olmak üzere onlarca ayaklanma, ideolojik, politik, askeri, kültürel ve ekonomik direnişler yaşanır.

  • İslam Coğrafyasında Kölelerin Direnişleri: Zenc İsyanları

Zeng kelimesi Farsça da zil, çan, demir oksidi rengi anlamlarında kullanılır. Arapça ile Farsça arasındaki ortak kavramlaştırmalar sonucunda zeng kelimesi zenc biçimine dönüştürülür. Ancak bu isyanlarda söz konusu olan anlam yüklenimi farklılık arz eder. Etiyopya ve Tanzanya başta olmak üzere fetihçi-Arap egemenlerinin Afrika’dan getirdikleri köleleri tanımlamak için kullandıkları ve sonradan giderek kanıksanan bu kelime aslında gerçeğin çarpıtılması ve hakaret içermektedir.

Dicle ile Fırat’ın birleşip körfeze döküldükleri bölge, bugün Şatt-ül Arab olarak biliniyor. Şatt-ül Arab, Arap su yolu anlamını taşır. 193 km uzunluğundaki bu bölge körfezde yer alan adalarla ( Cezire ) birlikte tarihsel süre içinde sürekli önemini korumuştur. Alüvyonlu topraklardan oluşan tarım arazileri, taşıma işinde kullanılan kanalları, tuz havzaları, uzun yıllar boyunca çok önemli ticaret ve liman merkezleri rolünü oynaması ve son yüzyıllarla birlikte zengin petrol ve doğal gaz yataklarına sahip olmasıyla bu önemini ortaya koymaktadır. Bu nedenlerle Emevi-Abbasi imparatorlukları diğerleri gibi Cezire ve Şatt-ül Arap denen bu bölge üzerinde hakimiyetlerini tesis etme ve güçlendirmeyi kendileri için hayati önemde görmüşlerdir.

Verimli Hilal merkezli direniş geleneği, deneyimleri, hareketleri ve eylemleri içinde Cezire-Şatt-ül Arap bölgesi belirleyici önemde olmuştur. Zira Hariciler, Batıniler, İsmaililer, Aleviler, Karmatiler, Hanbeliler, Afrikalı köle ayaklanmaları gibi belli başlı hareketler ve arayışlar ya doğrudan bu bölgede ortaya çıkmışlar ve güçlenmişler ya da bu bölge onların ortaya çıkmaları ve güçlenmelerinde büyük role sahip olmuştur. Verimli Hilal merkezli direniş geleneğinden kaynaklı çıkışlar nasıl birbirleriyle yoğun etkileşimde olmuşlarsa, onların bu özelliği bölgede ortaya çıkan ve güçlenen hareketlere ve deneyimlere de yansımıştır. Verimli Hilal’de yaşanan 7. 13. yüzyıllar arası dönem incelenirse ortaya çıkan akımların, hareketlerin, isyanların, her türlü Komünal deneyimlerinin birbirlerini nasıl etkilemiş oldukları anlaşılabilir.

Afrikalı kölelerin hareketi, direnişi ve inşa ettikleri toplum modeli bu coğrafyada 7, 8 ve 9. yüzyıllar boyunca belli aralıklarla gerçekleşmiştir.

Dicle ile Fırat nehirlerinin birleşip körfeze döküldüğü ve halife Osman zamanında Şatt-ül Osman olarak bilinen ancak daha sonra Şatt-ül Arab olarak adlandırılan bu bölge İmparatorluğun egemenlik sahasındadır. Bu bölgedeki geniş tuz havzaları ve bataklıklar ölü arazi statüsünde oldukları için halifeye verilen arazi vergisi de ancak onda bir oranındadır. Her bakımdan şartları uygun gören Emevi oğulları ve daha sonra Abbas oğulları, savaşlarda elde ettikleri ganimetleri takas vererek bu bölgede devlet arazisi olan geniş toprakları mülkleri haline getirirler. Bu şekilde yeni büyük toprak sahipleri, aristokratlar ortaya çıkar.

Halife Osman dönemine kadar Afrikalı kölelerin kullanılması sınırlıdır. Köleler ev, saray işlerinde ve çok sınırlı sayıda da asker olarak kullanılmaktaydı. Çünkü paralı askerlik yapan Türkler ve beyaz köleler bu ihtiyacı karşılıyordu. J.P. Roux’un belirttiğine göre: Türklerin askeri niteliklerinin üstünlüğü, kısa sürede anlaşıldı. Arapların, Basra’da seker kamışı tarlalarında çalıştırdıkları Zenci kölelerle, mukayese bile edilemezlerdi. Bu nedenle Türk esirlere ve paralı askerlere istek süratle arttı. Bunlara Arapça da beyaz köle anlamına gelen “Memlûk” denilmeye başlandı. Bu nedenle yaygın biçimde köle çalıştırmaya gerek duymuyorlardı. Ancak Halife Osman döneminde köleciliğe dayalı Roma toprak hukuku kabul edilerek kölelerin tarım işlerinde de çalıştırılmasının önü açılır. Böylece ele geçirilen arazileri işletmek için köle çalıştırmayı en uygun yöntem olarak gören Emevi ve Abbasi imparatorlukları fetih ve talan seferlerinde artık köle ele geçirme de önemli bir hedef haline gelir. Çoğunluğu Tanzanya’dan (Zengibar) olmak üzere Afrika’nın doğusundan, işgal edilen ülkelerden vergi ve savaş esiri olarak alınan, zorla yakalanarak ele geçirilen binlerce köle bölgeye getirilirler. Bu köleler yüzlerce, binlerce kölenin bulunduğu çalışma kampları biçiminde yerleştirilirler. Ayrıca bölgenin yerli halkı olan köylülerin çoğunluğu da topraksızlaştırılarak bu kamplara alınır. (İlginçtir, bu kampların en büyüklerinden olan 15.000 kişinin toplandığı çalışma kampıyla Saddam’ın yaptığı ve de yargılandığı en büyük katliamlarından biri aynı yerde yani Dujeyl alanındadır). Kölelerin barınma, beslenme ve korunma koşulları çok kötü olduğu gibi yaptıkları işler de çok ağırdır.

Getirilen köleler bölgedeki arazilerin tarıma elverişli hale getirilmesi işlerinde çalıştırılırlar. Açılan kanallarla bataklıkların suları alınır ve bu suyla topraklar yıkanır. Temizlenen topraklar ise teras haline getirilerek tarımsal işletmeye açılır. Bu şekilde elde edilen arazilerde meyve, sebze, şeker kamışı, pamuk, hububat, pirinç ve daha birçok tarımsal ürün elde edilir. Özellikle şeker kamışı, pirinç ve pamuk gibi ürünlerin yetiştirilmesi ve bunlardan elde edilen ürünlerin kullanıma hazır hale getirilmesi, her aşamasında büyük zorluklar ve sorunlar içeren çok ağır ve zahmetli işlerdendir. Elde edilen bu ürünler ve ayrıca toprakların temizlenmesiyle elde edilen tuz, Emevi ve Abbasi İmparatorluklarının kontrolündeki coğrafyada ve ayrıca dış pazarlarda satılır. Elde edilen kazançla kereste, altın ile birlikte köle de satın alınarak baskı, sömürü ve zulüm sisteminin çarkları sürekli çalıştırılır. En fazla kazancın elde edildiği ama aynı zamanda en fazla zahmetli olan şeker kamışı yetiştirilmesi işine büyük rağbet vardır İslam ve hilafet adına işleyen bu sistemde Emevi oğulları ve Abbasi oğulları ile bunların işbirlikçisi olanlardan yeni toprak, bahçe sahipleri ile birlikte yeni tuz, köle, tarımsal ürün, altın ve kereste tüccarları da türeyerek bu sisteme dahil olurlar. Ancak egemen güçlerin zenginleşmesi ve güçlenmesine paralel olarak bu zenginliğin ve değerlerin yaratıcısı olan köleler üzerindeki baskı, şiddet ve zulüm de bir o kadar artırılır.

Emevi ve Abbasi iktidarlarının zulüm ve baskıyı alabildiğine artırması karşısında, ayaklanmalara yönelirler. Kendi toplumlarından ve yurtlarından zorla kopartılarak getirilen Afrikalı kölelerin yaşam biçimleri, ahlaki ve kültürel değerleri ile getirilip içine atıldıkları ortamın yaşam tarzı, dilleri ve inançları tamamen farklıdır. zorla çalıştırılmanın, hakaret ve aşağılamanın içine atıldıkları yerde, dayanılamayacak kadar ağır şartlar altında ölümle yaşam arasındaki farkın olmadığı koşullarda çalışma, değer üretme ancak bunun karşısında insan yerine konmayıp “zenci” denerek ( bu kelime kirli, kara, küflü, is, kötü, karanlık kavramlaştırması temelinde kullanılmıştır ) akılsız, geri, hırsız, çapulcu vb. tanımlamalarla hakaret edilmeyle karşılaşınca, tabii ki insan olmanın gereği olarak tahammül edemezler ve her gördükleri fırsatta ayaklanırlar.

Afrikalı köleler daha Emevi iktidarının ilk on yılı dolmadan ilk ayaklanmayı gerçekleştirirler. Daha sonra bu ayaklanmalar hem Emevi iktidarı döneminde ve hem de ardından gelen Abbasi iktidarı döneminde tekrarlanır.

Alexander Popoviç’in Afrikalı kölelerin ayaklanmaları üzerine hazırladığı The Revolt of AFRICAN SLAVES in IraQ in the 3rd/9th Century adlı çalışmasında belirttiği üzere: “İlk ayaklanma, 689-690 yılları arasında, Emevilerin Irak valisi Halid Musab b. al-Zübeyr zamanında gerçekleşir. Bu ayaklanmada Afrikalı köleler, çalışma kamplarını terk ederler ve gruplar oluşturarak yakınlarında olan çiftliklere baskınlar yaparlar. Ama kısa sürede Emevi askerleri tarafından yakalanarak idam edilirler.

İkinci ayaklanma 694 yılında ve bu sefer daha hazırlıklı biçimde gerçekleşir. Afrikalı köleler kendi aralarından adı Abdullah İbn al-Jarud olarak kaydedilen ancak gerçek adı Rabah ( Riyah ) olan birini Şîr-î Zencî yani Zenci Aslanı adıyla seçerek komutanları olarak tanırlar. Emevilerin gaddarlığıyla nam salan Irak valisi El-Haccac zamanında gerçekleşen bu ayaklanma da ancak bir yıl sürebilir ve katliamla bastırılır.”

Afrikalı kölelerin üçüncü ayaklanması Abbasi iktidarının kurulduğu ilk yıllar olan 749-750 de gerçekleşir. İlk Abbasi halifesi ve sultanı olan Abul Abbas al-Saffah zamanında Musul bölgesinde gerçekleşen bu isyanı çok gaddar biçimde bastıran Abbasi ordusu kadın ve çocuklar da olmak üzere on binden fazla insanı katleder.

Afrikalı köleler nefes bile zor alabildikleri koşullarda sürekli direniş halindedirler. Peş peşe gerçekleştirdikleri her bir ayaklanmada bir yandan daha öncekilerden ders çıkarırken, diğer yandan Emevi ve Abbasi imparatorluklarını daha fazla tanıyarak hazırlıklarını ona göre yapmaktadırlar. İşte bu ayaklanmalar içinde, hakkında en fazla ve tutarlı bilgilerin olduğu ayaklanma 869-883 yılları arası dönemde gerçekleşen direnişlerdir.

  • Afrikalı Kölelerin En Büyük Ayaklanması ve El-Muhtarê ( 869-885)

869-883 yılları arasında gerçekleşen ve tarihsel kayıtlarda çarpıtılan ama hem tarihsel kayıtlarda ve hem de toplumun hafızasında silinemeyen bu direnişleri Afrikalı kölelerin Emevi ve Abbasi iktidarlarına karşı gerçekleştirdikleri diğer direnişlerden farklı kılan bir çok etken vardır.

Önce ayaklanmaların gerçekleştiği dönemde Verimli Hilal sahasının genel koşullarını anlamaya çalışalım.

Ümmeye oğulları, Emevi oğulları ve daha sonra Abbasi oğulları İslam dinini yaymaya başladıkları daha ilk yıllarda ciddi rahatsızlıklara neden olmuştur. Ümmeye oğullarından Ebubekir, Ömer ve Osman halifeliği ile Muhammed’in “hanehalkım-Ehl-i Beyt” dediği Ali ailesi arasındaki çelişkiler daha sonraki direnişlerle birleşmektedir. Verimli Hilal sahasında İslamiyet öncesinde ortaya çıkan Zerdeştilik, Maniheizm, Mazdeizm, İsevilik gibi direniş geleneği ve kültürüne dayanan inanç ve kültürler sünni-İslam dininin kurmaya çalıştığı hegemonyaya karşı direnişlerini Hürremilik, Alevilik, Haricilik, İsmaililik, Karmatilik gibi biçimlerle yaygın ve kapsamlı biçimde yürütmektedirler. Bu direnişler düşüncede, zihniyette, felsefede; anlam dünyası, ütopyalar, yaşam tarzı, örgütlenme, mücadele yöntemleri ve programları ile eylem tarzlarında çok büyük hareketlenmelere, arayışlara, oluşumlara, değişim ve dönüşümlere yol açmaktadır. Verimli Hilal coğrafyasından giderek Asya içlerine, Afrika’ya, Anadolu’ya ve hatta Avrupa’ya kadar yayılan bu dalga tüm insanlığı etkilemektedir.

Tüm bu yaşananlardan bölgedeki Afrikalı köleler de kuşkusuz etkilenmişlerdir. Ayrıca art arda gerçekleştirmiş oldukları ayaklanmalardan büyük dersler çıkaran Afrikalı köleler, bu son ayaklanmanın başlamasına kadar ki dönemde bölgede kullanılan dil, kültür ve inançları, bununla birlikte egemenlerin ideolojilerini, siyasetini ve taktiklerini de öğrenmişlerdir.

Basra şehrinden körfeze kadar ki bataklık alanlar ayaklanmada merkezi rolü üstlenebilecek koşullara sahiptir. Bu alanlardaki Afrikalı köleler hem en ağır koşullarda yaşamak ve çalışmaktadır, hem de ayaklanma için uygun koşullara sahiptirler. İşte böylesi zaman ve mekanda kölelerin çektiği zulme dur diyebilecek, her yönüyle kölelerin özlemlerine ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek, özgürlük, eşitlik, adalet, kardeşlik, dayanışma, paylaşma gibi toplumsal değerleri esas alan sistemi kurabilecekleri bir ayaklanma olmalıdır bu.

Dönemin karakteri ve koşulları düşünüldüğünde direnişlere öncülük edecek olanların birçoğunun Horasan, Rey, Deylem, Küfe, Teberistan, Ahwaz, Buhara, Basra gibi alanlarda yaşamış oldukları biliniyor. Bu gerçeğe bağlı olarak Ali bin Muhammed’in etnik kökeni hakkında kesin bir yargıda bulunmak doğru olmayacaktır. Bir alanda veya bölgede ortaya çıkan bir direniş hareketinin, eyleminin amaç ve hedefleri o alan-bölge ve kültürünü aşabildiği gibi söz konusu eylem-harekete çok farklı etnik-kültürel gruplara ait insanlar katılabilmektedir.

  • Ayaklanmanın Önderliği

 A. Popoviç’in belirttiğine göre Ali bin Muhammed farklı adlarla da tanınır: Al- Burkui (peçeli), Sahib al-Zenci, Alevi al-Basri (Basralı Alevi), Sahib al- Rih (Rüzgarın efendisi) adlarıyla da bilinmektedir Sünni-İslam tarihçileri ise al-Khabith (şeytan), al-Hain, al-Lain (lanetli), al-Murık (sapkın), al-Fısk al-Fücur(zina yapan, günahkar) vb. adlarıyla onu tanımlarlar. Alexandre Alexander Popovic, İngilizceye çeviren: Léon King, The Revolt of AFRICAN SLAVES in IraQ in the 3rd/9th Century, Princeton, 1999

Ali bin Muhammed’in annesi olan Kurra’nın, Ali bin Rahib bin Muhammed’in kızı olduğu ve Rey kenti yakınlarındaki Warzani alanında yaşamış olduğu, babası Muhammed’in ise Rey kentinde yaşadığı birçok kaynak tarafından belirtilmektedir. Resmi tarih yazıcıları tarafından yazılılan ve elde kalan çok sınırlı bilgilerin de her kesim tarafından farklı yorumlandığı gerçeği ortadayken, Ali bin Muhammed’in etnik ve aile kökeni, çıkış yaptığı ideolojik kaynağın tam olarak ne olduğu konusunda kesin bir yargıda bulunmak doğru olmaz. Ancak daha önce Horasan’dan çıkış yapan Mazdeki-Hurremi geleneğe bağlı al-Muqanna ( peçeli ) kavramlaştırmasının Arapça ifadesi olan al-Burkui ( peçeli ) takma adını alması, Louis Massignon’un ‘Birinci İslam Ansiklopedisi’ndeki makalesinde belirttiğine göre; “Ali bin Muhammed’in; Raşit Kurmati’nin, bir değirmenci, bir şerbet satıcısı ve bazı kaçak zenci kölelerle kurduğu gizli örgüte (ubbak), Babeki-Karmati usülü bağlılık yemini ile girmiş olması …”, ilk çıkış merkezinin Horasan olması gibi nedenlerle Zerdeşti-Mazdeki gelenekten oldukça etkilendiği rahatlıkla belirtilebilinir.

Ali bin Muhammed çocukluğu ve gençliğinde Medine, Rey ve Warzani alanlarında yaşamış, Cafer-i Sadık’ın eğitiminden geçmiş, bilim-felsefe ve siyaset konusunda yetkinleşmiş, hat sanatı, gramer ve astronomi öğretmenliği yapmış, gelecekten haber verdiğini iddia eden, Abbasi Halifesi al-Muntasır’ın Samarra’daki sarayına övgücü ozan olarak giren, kasideler ve şiirler yazan, toplumun tüm kesimlerini ve saltanatı yakından tanıyan, Samarra, Bağdat, Basra, Bahreyn ve Cezire bölgesinde önemli girişimlerde bulunan, eylemcilik yönü çok güçlü olan ve giderek devrimci önder bir kişilik olarak öne çıkan biridir.

  • Ayaklanmanın Hazırlıkları

Abbasi iktidarı daha fazla ülke işgal etmek ve savaşları finanse etmek ve saltanatını sürdürmek için toplum üzerine büyük baskı uygulamaktadır. Köylüleri ağır vergilerle topraksızlaştırır ve köleleştirir.  İmparatorluğun kontrolündeki her yerde toplum “Mehdi gelecek, bu günleri sona erdirecek” beklentisine girer ve kendilerini kurtuluşa götürecek tüm girişimlere, direniş eylemlerine büyük destek sunar ve katılırlar. Abbasi iktidarının Sünni-İslam anlayışına karşı toplum, direniş kültürünü temsil eden mezhep, akım ve hareketleri sahiplenir. Bu dönemde Basra ve Cezire bölgesinde bulunan Ali bin Muhammed, bir takım halk ayaklanmalarını örgütlemeye girişir. Bahreyn’deki Hacar ve ardından Al-Ahsa alanlarında yerel halkın ayaklanmalarına öncülük eder. Ancak Hacar ve Al-Ahsa alanlarındaki girişimlerde fazla başarı elde edemeyince Basra’ya doğru yönelirler. Burada Kerkük bölgesinin aşiretlerinden destek gelmesine rağmen ayaklanma bastırılır.

Basra’daki ayaklanma girişimleri de başarısız olan Ali bin Muhammed ve bazı yoldaşları Bağdat tarafına kaçarak izlerini kaybettirirler. Bağdat’ta örgütleme çalışmalarına hız veren Ali bin Muhammed, burada etkili kişiler de dahil olmak üzere önemli düzeyde bir örgütlenme yaratır. Basra valisi değişince en yetkin ve güvendiği yoldaşlarını yanına alarak Basra’ya döner. Basra ile Cezire arasındaki tuzlalar ve bataklıkların bulundukları alanlara yönelir. Ayaklanma ve eylem girişimlerinden ders çıkaran Ali bin Muhammed, bu sefer oldukça planlı, programlı ve titiz biçimde hazırlıklarını yapar.

Bu devrimci yaklaşım temelinde yoldaşları ile Furat al Basra bölgesindeki Amud al-Muna tuzlasında kurulmuş olan Kasr al-Kureyş’a yerleşir. Ali bin Muhammed burada kendisini bir tuzla yöneticisi olarak tanıtır. Bu şekilde şüpheleri üzerine çekmeden rahat hareket edebilecek ve herkesle ilişkiye geçebilecektir. Nitekim öyle de olur. Afrika ülkelerinden bu bölgeye getirilen köleler ölümle yaşamın fark edilemediği koşullarla iç içedirler. Büyük baskı ve zulüm uygulanmaktadır üzerlerinde. Bölgede daha önce de defalarca ayaklanan, eylemlere girişen bu Afrikalı kölelerde direniş eğilimi; tüm bastırma, katliam ve baskılara rağmen çok güçlüdür ve arayışları sürmektedir. O dönemde tüm bölgede yaygın olan “ Mehdi gelecek” beklentisi Afrikalı köleler için de geçerlidir. İşte bu koşullarda Ali bin Muhammed, kendisini Hz. Ali soyuna dayandırmanın verdiği ek kolaylıkla da bölgedeki Afrikalı kölelerle ilişkileri geliştirir. Kölelerin yaşamlarını paylaşır, ateşli konuşmalar yaparak, kendini Mehdi olarak yansıtarak, kölelerin özgürlük, eşitlik, kardeşlik, ortak mülkiyet beklentilerine cevap verecek bir program ortaya koyar. Çalışmalarında kölelerin bu beklentileriyle ilgili Kuran’dan ayetler okur. En fazla da Kuran’daki (Tevbe; 9/111) ayetini okur. Muhammed’in Medine’ye göç ettiği zaman muhacir Mekkelilerle Ensar Medineliler arasında yapılan Akabe Kardeşlik Sözleşmesi’nden sonra indiği söylenen bu ayette “ Allah inananlardan mallarını ve canlarını, cennetten bir armağan karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşır; öldürürler ve ölürler.” Bu Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allahtan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde onunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin; bu büyük kazançtır.” diye buyurur. Bununla birlikte Beled suresindeki “ Fekku Ragabe ( kölelere özgürlük ) ayeti gibi ayetleri de sık sık işler. Ali bin Muhammed ya da Al-Burkui ve hareketin öncüleri her hutbe konuşmasına “Allahu ekber, La hükme illa lillah” yani “ Her şeye hükmeden sadece ve sadece Yüce Allah’tır” sözüyle başlarlar. Bu şekilde davranarak çalışmaları için meşruiyet zemini hazırlarlar, anlatmak istediklerini en etkili biçimde anlatırlar ve kendilerini koruyabilirler. Tabii, Abbasi imparatorluğu ile çelişkileri olan, Samani Emiri Nasır bin Ahmed gibi bazı etkin yerel iktidar güçleri de Al-Burkui’yi desteklerler.

Mazdeki-Hurremi gelenekten gelen Al-Burkui’nin önderlik yaptığı bu hareketin felsefesi ve programının bir yönüyle Ezarika Hariciliği ve diğer yönüyle Zeyd Şiiliğinden de etkilendiği söylenebilir. Çünkü genelde ezilenlerin mezhebi olarak tanınan Ezarika Hariciliğinde eşitlikçilik ve özgürlükçülük savunulur. Temsilci anlamında halife seçiminde herkesin eşit olduğunu savunurlar, soya bağlı imamet anlayışını kabul etmezler. Bu nedenle Şiiliğin Ehl-i Beyt imamet anlayışını reddederler. Şiilikten etkilenme ise “beklenen Mehdi” anlayışını dile getirmeleridir. Bilindiği gibi o dönemde tüm toplum “ Mehdi”nin gelip kendilerini kurtarması beklentisini taşımaktadır.

  • Kölelere Özgürlük ve El-Muhtarê

Bu hareket ve ayaklanmadan yüzlerce yıl sonra, Marksistlerin ücretli köleliğin ortadan kaldırılması özgürlük ve eşitliğin sağlanması için şiar edindikleri ve sosyalizmin bir üst evresi komünist toplum için “herkesten yeteneğine göre herkese ihtiyacına göre” kısa ve öz cümlesindeki  arayışı ve hedefi  görmekteyiz.

Al-Burkui ve yoldaşları bölgedeki Afrikalı kölelerin inancını ve güvenini kazanırlar. Kurtuluşun ve özgürlüğün yalnızca bu harekete katılmak ve ayaklanmakla mümkün olabileceğine inanan Afrikalı köleler kısa zaman içinde tek tek ve küçük gruplar halinde Al-Burkui etrafında toplanırlar. Ayrıca Abbasi imparatorluğunun zulmü ve baskısına dayanamayan bölgedeki yerli köylüler de ayaklanmaya katılırlar. Tuzlalar ve bataklıkların, çalışma kamplarının bazılarını ele geçirerek kendilerine bir kent kurarlar. El-Muhtarê ( özgürlük kenti ) adını verdikleri bu kentte özgürlük ve eşitlik özlemlerine uygun demokratik ve komünal bir toplum kurma yoluna giderler. Önderlerin ve öncülerin savundukları fikirler, bilgelikleri, yaşam tarzları ve sundukları program, bu programın hayata geçirilme koşullarının yaratılması, örgütlenme ve mücadele tarzındaki taktik zenginlikler, özlemlere cevap olabilecek bir yaşam tarzı ve toplum biçiminin geliştirilmesi gibi nedenlere dayalı olarak kısa zaman içerisinde önemli sayıda ve kararlı bir grup oluşturulur. Harekete katılan kölelerin efendilerinden bazıları Al-Burkui ile ilişki kurarak ona para karşılığında kölelerini kendilerine iade etmesini teklif ederler. Ancak bu istekleri reddedilir ve bazıları yakalanırlar. Bunların kölelerine yaptıklarının aynısını bu sefer köleler onlar üzerinde uygularlar. Eskiden köle ama şimdi özgür olan ve özgürlüklerini korumak için mücadele eden Afrikalılar, eldeki tüm imkanlar seferber edilerek askeri hazırlıklarını da sürdürürler. El-Muhtarê hem ilk kurtarılmış alan ve model kent ve hem de karargah rolünü oynar. Kırmızı kumaşlardan dikilmiş ve üzerlerinde Tevbe suresinin 111. ayeti, Allah’ın nebisi Muhammed ve onun velisi Ali, “fekku ragabe-kölelere özgürlük” kelimeleri yazılı bayraklar hazırlanır. Yeterli görülen sayıda katılım sağlanınca ve gerekli diğer hazırlıklar tamamlanınca küçük çaplı eylemler gerçekleştirilir. Hareketin üyeleri önce sayıları 50-500 arasında değişen gruplar halinde kölelerin kendilerine katıldığı eylemler gerçekleştirirler. Hem bu eylemler ve hem de hareketin bölgede yarattığı genel etkileme sonucunda Afrikalı kölelerden, Bedevilerden ve bölgedeki köylülerden büyük katılımlar gerçekleşir. Yeterli katılım ideolojik-askeri eğitim, örgütlenme, teknik donanım ve diğer hazırlıklar tamamlanır ve karar verilir. Ali bin Muhammed bin Ali bin İsa bin Zeyd bin Ali bin al-Huseyin bin Ali bin Abu Talib adını kullanan Al-Burkui önderliğinde 869 yılı eylül (Ramazan) ayı içerisinde büyük ayaklanma başlatılır.

Büyük ayaklanmanın başladığı yer bir görüşe göre Dujayl alanıdır. Bir diğer görüşe göreyse Cubba alanıdır. Bu iki alan da Basra ve Cezire bölgesinde yer almaktadır.

Biri sadece Afrikalı kölelerden oluşan birlikler, diğeri ise Fırat çevresinin köylüleri, Karmatiler, Nubialılar, Mısırın güney bölgesi halkları ve Sudanlılar olmak üzere iki ordu biçiminde düzenlenen, ayrıca Arap kabilesi Banu Temim tarafından da bir donanmayla desteklenen ayaklanma güçleri küçükten büyüğe, askeri hedeflerden ekonomik hedeflere kadar birçok eylem biçimini gerçekleştirirler. Abbasi askeri varlıklarına ve güçlerine baskınlar ve pusular düzenler, imparatorluğun mal varlıklarına el koyup bunları toplum yararına kullanır, ele geçirilen ganimetlerle fakirlerin ve kölelerin ihtiyaçlarını karşılarlar. Abbasi iktidarına ve ordularıyla ayaklanma güçleri arasında çok çetin savaşlar yaşanır. Ubulla, Abbadan, Ahwaz’ın güneyi ve çoğunlukla zengin toprak sahibi efendilerin yaşadığı Basra kenti şiddetli çarpışmalar sonucunda ele geçirilir. 877 yılında Cabbul, Numaniya, Carcariya, Ramhurmuz ve Wasit’e kadar ilerleyip 879 yılında Bağdad’ın 17 mil yakınlarına kadar dayanırlar. Hareketin amaçları, başarıları, söylem ve eylemleri toplum üzerinde olumlu etkiler yaratır. Abbasi iktidarının savaşa sürdüğü ve Afrikalı kölelerden oluşan paralı birlikler de kardeşlerinin yanında saf tutarlar. Büyük toprak sahiplerinin zulmüne dayanamayan bölgedeki yerli halk da giderek artan sayılarla ayaklanmaya katılırlar.

Özellikle model olarak kurdukları El-Muhtarê olmak üzere bu ayaklanma ile birlikte kontrollerine aldıkları tüm yerleşim alanlarında demokratik ve komünal toplumu örgütlemeyi hedeflerler. Özel mülkiyet yoktur. Topraklar tüm toplumundur. Katılım, üretim ve kullanımda emek ve paylaşımcılık esas alınır. Kimse kimseden üstün ya da düşük değildir, herkes eşittir. Sömürü ve baskıya geçit verilmez. Paralarını bile basabilecek düzeye gelerek Abbasi imparatorluğundan ciddi bir kopuşu temsil ederler. Günümüzde Londra-British Museum ve Paris müzelerinde bulunan bu paraların üzerinde Tevbe 9.111 ayeti, Muhammed bin Emiru’l-Mu’mîn ( Muhammed muminlerin emiridir) Mehdi Ali bin Muhammed vb. yazılar bulunan paralar bastırılır.

  • Ayaklanmanın Sonu ve Sonuçları

Aynı dönemde ortaya çıkıp giderek güçlenen Karmatiler hareketi ve Hallac-ı Mansur’un öncülük yaptığı Ene-l Hak felsefesi ile Al-Burkui’nin öncülük yaptığı bu hareketin üstelik aynı bölgelerde giderek güçlenmesi ve toplum tarafından destek sunulması karşısında oldukça zor duruma düşen Abbasi İmparatorluğu çare arar. Abbasi iktidarının imdadına Türkler yetişir.

Özellikle 7. yüzyıldan itibaren akınlar biçiminde Verimli Hilal coğrafyasında görünen Türk boy ve kabileleri genelde askerlikte-savaşlarda öne çıkarlar. Bu boy ve kabilelerin egemen kesimleri paralı komutan olarak imparatorluk yapılanmaları içinde yer alırlar. Egemen olmayan kesim ise önemli oranda ya parayla veya köle olarak saltanata hizmet ederler. Abbasi devleti ve  oğulları da Türklerin bu durumundan yararlanırlar. Tabii ki Türkler de bu yöntemle, Selçuklar ve Memlûklar (beyaz köle) örneklerindeki gibi bölgeye yerleşmekle birlikte güç ve iktidar olmaktadırlar. Konumuzla yakınen ilgili olduğu için Abbasi imparatorlugunda Türklerin yeri ve rolüne kısaca değinelim. Emevi Sultanı Ubeydullah bin Ziyad Buhara’yı fethedince yerli halktan muhafız güçleri oluşturur. Bir süre sonra Basra valisi tayin edilir. Oluşturduğu muhafız güçlerinden bir kısmını da yanında Basra bölgesine götürür. Bu askerlerin çoğunluğu Türk’tür. Savaşta ve ordularda verilen görevleri tam yerine getiren bu askerlere rağbet artar. İran-Mezopotamya ve Anadolu’da giderek daha fazla sayıda Türk asker ve komutan ararlar. Paralı komutan, paralı asker ve köle-asker biçiminde ordularda ve savaşlarda öne çıkan Türk askerlere Abbasiler döneminde daha fazla önem verilir. saltanat mezhebi olan Sünni İslam’ı kabul etmeleri ve askerlikteki “başarıları” nedeniyle bu önem daha da artar ve oldukça etkili olurlar. Türk komutanlara Emirü’l-Ümera denilir artık. J.P.Roux’ya göre en ünlü komutanlardan bazıları ve yaptıkları şunlardır: Afsin (Haydar Bin Ka’us) (816-837), Azerbaycan’da, İranlı Hürremi Babek’in isyanını bastırdı; Boga el-Kebir (Büyük Boga, öl. 862), Ermenistan beyliğini geçici bir bağımlılık altına aldı (851); Boga el-Sagir (Küçük Boga, öl.868), Abbasi İmparatorluğu’nun bir süre için gerçek hakimi oldu. Bu şekilde güçlenen Türk egemen güçleri ve paralı-köle Türk askerlerinin bir kısmı bir yandan Abbasi devletine-destek sunarken, diğer yandan da güç ve iktidar çatışması nedeniyle yine Abbasilerle sorunlar yaşarlar. Nitekim Türklerin destek verdiği Abbasi halifesi olan Mütevekkil Ala’llah ile üç halefi Türkler tarafından öldürülür. Gerek bu tür olaylar ve gerekse de Türk kabile ve boylarının uzun yıllar süren akınlarının yarattığı tepki nedeniyle Türklere bazen de iyi gözle bakılmaz. Ancak Türk askerler ve komutanların toplumsal direnişlerin bastırılmasında önemli roller üstlenmeleri, Abbasi halifesi nezdinde bu bakışı değiştirir. İran-Mezopotamya ve kısmen de Anadolu topraklarında 8. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan toplumsal direnişler, eylemler ve hareketler karşısında zorlanan Abbasi imparatorluğu bu durumda Türk komutanlarla ittifaklar yapar.

  • Ayaklanmanın Bastırılması

Irak, Mezopotamya ve İran’ın büyük çoğunluğunda egemen olan ve ayrıca Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya ve Hazar Denizi’nden Kızıl Deniz’e uzanan topraklar üzerinde çok etkin olan Abbasi imparatorluğu, bu ayaklanma karşısında büyük bir kriz yaşar. Cezire’den Wasit’e kadarki tüm alanlara yayılan ve buraları kontrolüne alan ayaklanma neredeyse Bağdat’ı düşürecektir. Yıllarca süren savaş ve bastırma girişimlerine rağmen ayaklanmayı durduramayan Abbasi imparatorluğu Türk komutanlarla ittifak yapar. Bu ittifak temelinde Türk komutanların çok önemli rolü olur. 873 yılında Boğa oğlu Musa adlı bir Türk komutan Abbasi İmparatorluğu’nun Cezire ve Basra’yı da içine alan eyaletin genel valisi yapılır. Boğa oğlu Musa, ayaklanma 873 yılında Ahwaz’a dayanınca başarısız bir bastırma girişimi geliştirir. Boğa oğlu Musa ile Abbasi halifesi Muvaffak 881 yılında bir anlaşma yaparlar. Bu anlaşmaya göre Boğa oğlu Musa’nın iktidardaki etkinliği artırılır ve karşılığında ise emrindeki Türk askerleri kullanarak Saffaridlere karşı Bağdat’ı savunur ve Afrikalı kölelerin ayaklanmalarını bastırmak için daha etkin katkı sunar. (Dikkat edilirse ayaklanmada El-Muhtarê’nin kuşatılması ve diğer alanlarla ilişkilerinin kesilmesi, bu arada diğer alanlardaki direnişin kırılması aynı tarihe rastlar. Kuvvetle ihtimaldir ki, Boğa oğlu Musa diğer alanlardaki direnişin bastırılmasında veya kuşatmadan sonraki saldırıda çok etkin rol almıştır. )

Türk komutanlardan büyük destek alan Abbasi halifesi Muvaffak’ın kardeşi ve vekili olan Mütevekkil, ayaklanmayı bastırmak için büyük hazırlıklar yapar. Abbasi ordusu bu sefer kapsamlı hazırlık yapmış ve savaş taktiklerini değiştirmiştir. Öncekiler gibi doğrudan savaşa girme değil de, önce kuşatmaya alıp ayaklanmacıların güçlerini parçalama, takatten düşürme, savaşamayacak duruma geldiklerinde şiddetle saldırıp imha etme taktiği kararlaştırılır ve hazırlıklar buna göre yapılır. Bu plan dahilinde hareket eden Abbasi ordusu önce Afrikalı kölelerin Mania’daki birliklerini tasfiye eder. El-Mansura ve Ahwaz şehirlerini de ardı sıra düşürürler. Diğer önemli kasabalar ve köyler de bu taktikle yakılıp yıkıldıktan sonra ayaklanmanın ve hareketin merkezi kenti ve karargahı olan El-Muhtarê’yi hedef alırlar. 881 yılında kenti kuşatmaya alan Abbasi ordusu iki sene boyunca bir yandan diğer alanlarda ayaklanmayı bastırırken, diğer yandan da El-Muhtare’yi tümden izole eder. Çok sıkı bir ambargo uygular. Su ve yiyecek temini ile diğer tüm ihtiyaçların kente girişini engeller. Kuşatmaya alır. El-Muhtarê’ye saldıran Abbasi ordusu ve onların destekçisi Türk birlikleriyle ayaklanmacılar arasında çok şiddetli çatışmalar gerçekleşir. Ayaklanmacılar bir yandan büyük direniş ve kahramanlık gerçekleştirerek dişleriyle tırnaklarıyla dahi olsa savaşırlar. Yıllarca büyük emek vererek yarattıkları değerleri, anılarını, kurdukları yaşamı ve toplumu, buluştukları özlemlerini kaybetmemek için var güçleriyle savaşırlar. Diğer yandan da önderleri Al-Burkui etrafında çember olup korumayı amaçlarlar. Düşman güçleri kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden tüm halkı katlederler. Kenti tamamen talan ederler. İçindeki insanlarla birlikte şehri yakarlar ve taş taş üstüne bırakmazlar. El-Muhtarê’den geriye hiçbir iz bırakmazlar.

Aylarca süren ağır çatışmalardan, direniş ve katliamlardan sonra Abbasi imparatorluğu ve onların destekçisi güçler tarafından yakalanan Al-Burkui ise Bağdat’a götürülerek önceden idam kararı verilen göstermelik mahkemesi yapılır ve katledilir. 48 yaşında olan Al-Burkui’nin başı kesilerek Bağdat’ta günlerce teşhir edilir.

El-Muhtarê’nin düşürülmesinden sonra tabii ki ayaklanma diğer alanlarda da kolayca bastırılır.

  • Ayaklanmanın Sonuçları

Al-Burkui öncülüğündeki hareketin ve Afrikalı kölelerin ayaklanmaları 869-883 arasında 14 yıl aralıksız sürmüştür. 30 binden fazla militanın katıldığı bu ayaklanma karşısında Abbasiler ve onların destekçilerinden oluşan beş yüz bin ile iki buçuk milyon arasında insanı katlettikleri belirtiliyor.

Bu ayaklanmalara katılan, destek sunan ve içinde yer alan ama sağ kalan kölelerin, kölelik koşullarına geri dönmedikleri, Karmatiler başta olmak üzere diğer direniş hareketlerine katıldıkları belirtiliyor.

Bu hareket ve ayaklanma bastırıldıktan 6-7 yıl sonra, Karmati hareketinin Al-Ahsa da kurduğu Dar-al Hicra kenti Al-Muhtarê kentinin benzeri olmuştur.

Hallac-ı Mansur’un geliştirdiği Ene-l Hak felsefesi üzerinde bu hareket ve ayaklanmanın önemli bir etkisi olduğu söylenebilir.

Abbasi ve onların destekçileri tarafından hiçbir iz bırakılmayacak şekilde silinmeye, egemenlerin tarihini yazanlar tarafından çarpıtılmaya çalışılan Afrikalı kölelerin Al-Burkui önderliğindeki ayaklanmalarının isyan ve direniş kültüründe önemli bir yere sahip olduğu açığa çıkmaktadır.

image_pdf

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.