EMPERYALİZMİN SUÇ DOSYASI – 1

0 289
image_pdf

Emperyalizm suç dosyasına her gün yenilerini ekliyor. ABD emperyalizminin  2011 yılında Suriye’ye yönelik saldırı ve işgali sonrası yüzbinlerce insan öldü. milyonlarca insan yurtlarını terk ederek mülteci oldu. Efrin’de ABD empeyalizmi ve faşist Türk İşgalci devleti çeteleri ile işgalini hala devam ettiriyor.

Afrin İşgali öncesi partimiz THKP-C/MLSPB Afrin’e yönelik saldırı ve işgal harekatının başladışı 20 Ocak 2018  tarihinde şöyle bir açıklama ile çağrı yapmıştı. “Dünyayı yeniden paylaşmak ve parsellemek isteyen emperyalist Amerika Nato’cu Türk devleti ile Başta Efrin ve Suriye halkı olmak üzere Ortadoğu halklarının iradesini ve direnişini hiçleştirerek kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda ortadoğu coğrafyasını yeniden paylaşmak, Akdeniz hattını ele geçirmek, Wilsoncu prensiplerce Ulusların ve halkların kaderlerini kendi elinde tutmak, kendine bağımlı yeni-sömürgeler elde etmek gibi sinsi bir planını devreye sokmuş durumda” 

EMPERYALİZMİN SUÇ DOSYASINDAN ÖRNEKLER

Var olma durumu ile insana dair herşeyi yadsıyan bir canavarlık simgesi haline gelen emperyalizmin tarihi insanlık suçu tarihidir. Canını tehlikede gören ve karşısındaki gücün gerçekliğinin onun başarısının farkında olan yaralı bir sokak kedisi gibi, tarihin yani devrimleri, insanlığın yani doğrunun, bilimin yani çağın akışının ilerleyen her adımında daha da hayvanileşmekte, tırnaklarını çıkararak çığlıklarını yükseltmekte, korku ve dehşetle saldırmakta, saldırmakta, saldırmaktadır… Egemen olmasının, yaşamın devamını sağlayan bütün maddi olanaklara hükmetmenin, baskı ve zorun meşru efendisi olmanın üstünlük koşullarına rağmen nedendi bu kaçınılmaz çöküş? Sadece elleriyle toprağa dayanıp yekinen bir halkın bütün olanaksızlıklarının karşısında tutunamayıp büyük gürültülerle ezilip dağılmasının sırrı nedir? Evet, o sır tarihin karşı durulmaz dinamizmidir. Onun yasaları, onun hükümleri, onun setlenmez çağlayanıdır. Emperyalizmin aşil topuğu tarihin diyalektiğidir ki, o diyalektik karşısında bütün saldırganlığına, çırpınmalarına rağmen hiçbir Ahura Mazda imdadına koşamayacaktır.

Emperyalizmin varlığı bir kötülükler pınarı gibi dünya emekçilerine yönelik zamanla yarışan olumsuzluklar üretir. Seslendiği kaynak, yaşam aortu ise yine bu emekçilerin alınteri, kanı, canıdır. İşte bu çelişme açmazı onun ölümünün kaçınılmazlığının en somut ve indirgenmiş tahlilidir.

Biz Marksistler, herhangi bir düşünsel programı, herhangi bir ideolojiyi savunarak onu gerçekleştirmek amacıyla çıkmadık tarih sahnesine. Marks’ın dediği gibi, “Devrimci mücadale ve hareketin çıkış noktasını son amacıyla karıştırmayınız. Söz konusu olan, şu ya da bu siyasal düşüncenin gerçekleşmesi değil, toplumun doğal gelişmesinin gerçekleşmesidir.” Marksist düşünce ve eylemin şimşeğinin gövdesine düşmesiyle canı yanan emperyalizm daha fazla azgınlaştı, saldırganlaştı, vahşileşti. Gövdesine insanlığın gerçek gelişmesinin parlak çelik çivileri çakıldıkça ve gerildiği çarmıha her gün biraz daha mıhlandıkça çığlığı büyüyecek, gücü küçülecek…

Biz Marksistler, kurgu kuran insanlar değiliz. Marksizm bir kurgular bütünü olmadığı gibi, bizler de bu bağlamda çağın tarih bilimcileriyiz ki, artık bu bilim, bilimselliğin özüne yeni devinimler kazandırmış, onu kuram ve eylemin sentezi haline dönüştürmüştür. Marks ve Engels’in Alman İdeolojisi adlı eserinde dediği üzere; “Düşünsel kurguların bittiği yerde, eşdeyişiyle gerçek yaşamda, bilim, yani insanların pratik faaliyetlerinin, pratik gelişme süreçlerinin meydana konulması başlar. Bilinç üstüne yapılan lafazanlık sona erer, gerçek bilgi bu lafazanlıkların yerini alır. Gerçeğin ortaya serildiği yerde felsefe, bağımsız bir bilgi dalı olarak varoluş ortamını yitirir. Sorun, bu kuramsal lafları varolan koşullardan yola çıkarak açıklamaktır. Bu lafların gerçekte ve pratikte ortadan kaldırılması, kuramsal çıkarsamalarla değil, değiştirilen koşullarca sağlanır.”

Ve işte biz, bu koşulları değiştirerek tarihin bütün patalojik olgu ve unsurlarına karşı savaşarak ve bu anlamda esasen emperyalizme karşı savaşarak tarihle özdeşleştik. Ve işte emperyalizm tam da bu temelde tarihe karşı koyma çaresizliğinden dolayı bütün gücüne rağmen varlık koşullarını yitirdi.

Onun varlık koşulları ki, açlığıdır insanlığın. Onun varlık koşuludur ki, ülkelerin esareti halkların zinciridir. Terördür, katliamdır, zulümdür ZOR’dur… Her fiili insanlığı çağlar boyu utanç ve düşüncede dahi eziyet olan, olacak yüzkarası lanet abideleri olarak gökyüzüne yükselir, maviliği kanatır…

Ona karşı savaşmanın, onu şimdilik ülkemiz koşullarında yok etme kararının bu gerekçeli hükmünde bu suçlarından bazılarının son derece az bir kısmını bölüm açarak sıralıyoruz.


EMPERYALİZMİN SUÇ DOSYASINDAN ÖRNEKLER

  1. Emperyalizmin Tarihe Karşı Direnişi

Emperyalizm, stratejik planda çökerken taktik planda saldırganlığını yükselterek insanlığa karşı suç işlemeye devam ediyor.

Kapitalizme kadarki evrimde, toplumlar, uygarlığı özel mülkiyetten doğurarak tarih sahnesine zorun devrimci işlevini sokmuştur. Uygarlığın temelinde bir sınıfın bir başka sınıf tarafından sömürülmesi olduğundan, bütün gelişme sürekli bir çelişme içinde oluşur. Üretimdeki her ilerleme, aynı zamanda ezilen sınıfın, yani büyük çoğunluğun durumundaki ilerleme demektir. Ama bazıları için “iyi” olan şey, bazıları için kesinkes “kötü” demektir. Çünkü, herhangi bir sınıf için yeni bir kurtuluş, öteki sınıf için yeni bir baskı olacaktır.Ve devlet, sınıf karşıtlarını frenleme gereksiniminden, ama aynı zamanda, sınıfların ortamında doğduğuna göre, kural olarak (istisnalar dışında) iktisadi bakımdan en güçlü olan sınıfın siyasi bakımdan da iktidarı ele geçirmesi anlamını kazanır. Böylece yeni araçlarla donatılmış devlet, yani örgütlü zor, ezilen sınıfa yönelmiş olur. Katliamlardan engizisyon işkencelerine kadar uzanan geniş bir baskı ağı bu sınıflar çatışmasının odağına oturtulmuştur. Ancak tarihteki sınıf mücadeleleri ya toplumun tümüyle devrimci bir dönüşüme uğramasıyla, ya da çatışan sınıfların ortak yıkımıyla sonuçlanabilir. Nitekim, tarihin kapitalizm öncesi evrelerinde, çatışan sınıflarla birlikte yıkılmışlar ve aradan sıyrılan bir “orta” sınıf yeni bir azınlık iktidarı oluşturarak kendi egemenliğinin ifadesi olan siyasal zoru ile üretici güçlerin gelişim yolunu açmıştır. Burjuvazi kapitalizme gebe olan feodal toplumun ebeliğini kendi siyasal zoruna yaptırırken aynı zamanda tarih sahnesinin önemli bir sayfası da kapanmıştır. Artık özel mülkiyet gelişiminin sınırlarına gelip dayanmış, uygarlığın, dolayısıyla üretici güçlerin gelişimini engeller duruma gelmiştir. Toplumu tümüyle devrimci dönüşüme uğratacak olan, proletaryanın tarih sahnesine çıkmasıyla ilk kez ezilen bir sınıf, sınıfsız topluma varmanın mücadelesini omuzlamıştı. Bu durum karşısında tüm azınlık iktidarlarının son temsilcisinin sıfatıyla proletaryaya cephe alan burjuvazi, kendi tarih öncesinin geleneksel baskı kurumlarının da desteğini alarak devlet cihazının en soysuz örneklerinden birine yaslanmıştır. Böylece zorun devrimci işlevine sahip çıkmak ve üretici güçlerin yolunu açma tarihsel görevi, proletaryanın omuzlarına binmiştir.

Emperyalizmle birlikte, kapitalizmin adım adım bir dünya sistemi halini alması sonucu, burjuvazinin karşı-devrimci zoru, yeni işlevler de edindi. Emperyalist merkezlerin Asya, Afrika ve L. Amerika’yı sermaye ihracı temelinde kendilerine bağımlı kılmaları, aynı zamanda emperyalist burjuvazinin bizzat zora başvurmasından başka birşey değildir. Çünkü bağımlılaştırma, o ülkenin üretici güçlerinin tahrip edilmesi, çarpıtılması anlamına gelir. Bu ülkelerin ideolojik ve kültürel yaşantıları da yerli ve uluslararası egemen sınıfların ilişki ve çelişkilerine göre şekillendi. Bu alanda öz itibarıyla, emperyalist burjuvazi, bir yanda üretici güçlerin gelişimini engelleme eğilimini, diğer yandan da dünya ölçeğinde üretici güçleri tahrip etme, iç dinamikleri çarpıtma eğilimini barındıran zoru ile tarihin akışına karşı direnmektedir. Emperyalist burjuvazi, stratejik planda çökmekte iken, taktik planda elinde olanı koruyabilme iç güdüsüyle azgınlaşmaktadır. Karşı devrimci zor ile tarihe karşı direnmek, emperyalizmin tarihe karşı suçunun temelini oluşturuyor.

2 – Emperyalizm, Yeni Sömürgecilik Uygulaması ve Sonuçları

Çağımızda emperyalizmin en büyük suçunu, suçların temellerinden en önemlisini tezgahladığı yeni sömürgecilik uygulamaları oluşturuyor.

III. Bunalım dönemi öncesinde, sömürgecilik ilişkilerinde fiilen ülkeyi işgal eden emperyalizm, zenginlik kaynaklarını yağmalıyor, hammadde ve işgücü potansiyelini denetleyip kullanıyordu. Yarı sömürgecilik ilişkilerinde ise, yerel egemenlerle işbirliği yaparak merkezi bölgelerde yoğunlaşan ve ekonomik, siyasal, askeri, kültürel vb. faaliyetler yürütüyordu. Bu ülkelerde merkezi güçlü devlet aygıtları söz konusu değildi. Sömürü ve talan oldukça kaba, zor çıplaktı.

II. Dünya savaşından sonra, ABD emperyalizmi, kapitalist sistemin jandarmalığını üstlendi. Savaş sonrası Avrupa’yı avantajlarını kullanarak Marshall Planı ile hegemonyası altına alırken, bunu çeşitli emperyalist kuruluşlarla temellendirirken, aynı zaman da sosyalist blok ve ulusal kurtuluş savaşlarının gelişimi karşısında eski sömürgecilik yöntemlerini terk ederek, yeni sömürgeciliği tezgahladı. Gizli işgal esprisine bağlı olarak, geri bıraktırılmış ülkeler de işbirlikçileri aracılığıyla patent ve askeri anlaşmalarla, sermaye yatırımları ile borç, “yardım” ilişkileri ile kendine bağladı. Bu ülkelerde kendine bağlı işbirlikçi tekelci burjuvazinin oluşmasını, devletin yeniden reorganizasyonunu gerçekleştirdi. Bu ülke ordularını kendi genelkurmayına bağladı, ülkedeki kurumlara ajanlarını yerleştirdi. Ulusal kurtuluş savaşlarını gözönüne alarak, ordu ve polisi iç savaş ordusu haline getirdi. Tabii bütün bunları işbirlikçileri aracılığıyla gerçekleştirdi. Çünkü onların çıkar ortaklığı söz konusudur.

Yeni sömürgecilik politikalarıyla, ilişkileriyle bu ülkelerde ki ekonomik, siyasi ve kültürel yapı emperyalizmin ihtiyaçlarına cevap verecek hale getirildi. Halkların kanını emen kurum, kuruluşlar ve ilişkiler ağı yerleştirildi. Bu ülkelere yoksulluk, sefalet, yoğun sömürü, açlık yaydı. Bu ülkelerin zengin kaynaklarını, işgücü potansiyelini ucuza elde etmenin bütün mekanizma ve ilişkilerini oluşturdu.

Bütün, (sosyalist ülkeler ve bazı istisna ülkeler hariç ) ülkeler bu ilişkiler ağı içine alınmış durumda. Hepsine işbirlikçiler ile faşizm yerleştirilmiş durumda. Halklar üzerinde büyük oyunlar oynanmakta, zulüm ve kıyımlar gerçekleştirilmekte, halkların mücadelelerini boğmak için, işbirlikçilerine her yönden destek vermekte, bizzat içinde yer almaktadır.

Sömürgecilik çağın suçuydu, aynı çağın 1950’lerden sonrasının suçu ise aynı işlevleri gören yeni sömürgeciliktir. Halklara karşı emperyalizmin işbirlikçileri ile işledikleri bu suç sürekli suç üretmektedir. Bunu diğer örneklerde çokça görüyoruz.

3 – Emperyalizmin Faşist Yönetimlere Suç Ortaklığı

Emperyalizm, faşizmin temel dayanağını oluşturarak halklara karşı işlediği suçların bir diğer yönünü oluşturuyor.

Gün geçtikçe ömrünü tüketen “özgürlükçü demokrasi”nin yerine “ileri demokratik” denilen ülkelerde emperyalist sömürünün bekaası için devlet cihazının militarist özelliği güçlendirilirken emparyalist merkezlerden dayatılan ekonominin askerileştirilmesi eğilimi ve askeri-sınai karması yöntemlerin tepeye oturması olgusu giderek sistemi sararken, tek tip ve tek seslileştirilerek kitleler siyaset alanının dışına sürüklenirken, sosyal harcamalar yok denecek seviyeye indirilirken “herşey devletin güvenliği için” kalkanı biraz daha yükseltilirken, emperyalistler, yeni sömürgelerde yukarıdan aşağıya oluşumunda başrol oynadıkları faşizmi destek ve teşvik etmekte, her türlü yardımı yapmaktadır. Bütün faşist diktaların arkasında emperyalizm vardır. Bunların içinde de ABD başrol oynuyor. Dünyada faşizm emperyalizmle birlikte ayakta duruyor. Fidel Castro haklı olarak “son kırk yılda ABD’nin müttefiği olmayan faşist rejimlere rastlanmamıştır. Orta Amerika ‘da Somoza, Guatemala ve El Salvador’ daki askeri diktatörlükler, İspanya’da Franko rejimi, Portekiz’de Salazar rejimi, G. Kore’de faşit askeri dikta ve Straesner, Arjantin, Uruguay ve Brezilya’da ki askeri diktatörlüklerin yanısıra Duvalier rejimi. ABD’nin yakın müttefiki olmayan tek bir gerici, faşist devlet bilmiyorum ” derken, bu gerçeği vurguluyordu.

1945’den 1977’e kadar ABD’nin tüm ülkelere 140 milyardan fazla “yardım” gönderdiği ve bu kredilerin yaklaşık 2/3’ünün, uluslararası politika merkezinin bir rapor taslağında belirtildiği gibi “evrensel olarak tanınan insan haklarını açıkça ve alçakça çiğnemekte olan ” yönetimlere aktarıldığını hatırladığmızda durum daha iyi anlaşılıyor. Bu “yardım” lardan 13, 5 milyar dolar G. Kore’ye 5,5 milyar dolar Brezilya’ya 3 milyar dolar İran’a, aynı iktidar Endonezya’ya ve Filipinler’e, toplam 60 milyar dolar da Guatemala Arjantin, Nikaragua, Taivan, Şili, Uruguay, Haiti ve öteki ülkelere verilmiştir. 1979’da dünyanın en azgın, en terörist, en baskıcı yönetimlerinden 15’i, patronluğunu ABD’nin yaptığı Dünya Bankası’ndan 2,9 milyar dolar ya da yaklaşık tüm kredilerin 1/3’ünü almışlardır. Verilere göre 1970’den 1977 yılına kadar, baskı politikalarını koyulaştıran ülkelere verilen krediler, öteki ülkelere verilen kredilerin iki katı hızla artmıştır. Rakamlardan bile faşist diktaların nasıl himaye edilişini, ayakta tutulduğunu görmek mümkün.

4 – Emperyalizmin Borçlandırma Politikası ve Sonuçları

Emperyalizm, yeni sömürgeleri ağır borç yükü altında tutarak, bunun faturasını halklara çıkartarak, işbirlikçileri ile beraber emekçi halklara karşı suç işliyor. Bu emperyalizmin suçlar bütününde bir bölüm oluşturuyor.

Emperyalizmin, yeni sömürge ülkeleri denetlemesinin başında borçlandırma gelmektedir. Borç ilişkileri ile büyük kazançlar elde edildiği gibi, bu ülkelere dayattığı politikaları uygulatma olanağına da sahip olmaktadır. Dış borç, bu ülkeleri öylesine sarmıştır ki, milyarlarca dolarla ifade edilen bu borçlar, 1980’li yıllara gelindiğinde 1982’de Brezilya örneğinde olduğu gibi, bir çok ülke ödeyemeyeceğini-ödeyemediğini ilan etmiştir. Rakamlarıyla da uzun uzun anlatılması mümkün olan ve her geçen yıl milyarlarca çoğaldıkça çoğalan, faizlendikçe faizlenen bu borçları artık bağımlı ülkeler taşıyamamaktadır. Fidel Castro’nun 1985 başlarında dünyaya ilan ettiği gibi, artık L. Amerika’yı patlama noktasına getirmiştir.

Borçlar, bir sömürü aracıdır ve faturası emekçi halklara ağır bir şekilde, IMF reçeteleri dayatılarak, uygulanılarak ödettirilmektedir. İşbirlikçiler, efendilerine borçları ödeyebilmek için halkların canını, kanını emmektedir.

5 – Emperyalist Militarizm ve Sonuçları

Emperyalizmin militarizm olgusu, dünya halklarına karşı suçlarından bir başka büyük suç olarak beliriyor.

Emperyalist saldırıların ilk sistemli temellerinin atıldığı merkantilist dönemde kulanılan karabarutlu tüfekler, yelkenli gemiler, koca hantal toplar bugün artık yerini lazer silahlarına, nükleer denizaltılara, nükleer füzelere, atombombalarına, nötron bombalarına terketmiştir. Bugün dünyayı kısa süre içinde yok edebilecek kadar üst boyutlara ulaşmış bulunan bu silahlanma olgusu yeni bir olay değildir. Silahlanma olgusu (daha doğrusu ve daha genel bir kavram olduğu için militarizm) emperyalizmin ortaya çıkışı ile özel bir önem kazanmış ve bu önemini günümüze kadar artırarak korumuştur.

Serbest rekabetçi kapitalizmin belirli alanlarda nitel değişikliklere uğratarak girdiği emperyalizm aşamasında, her şey tekelci sermayenin çıkarlarına göre şekillenmeye başlamış, serbest rekabet yerini tekellerarası rekabete bırakmış, ilerleme ile tıkanma içiçe yaşanmaya başlamıştır. Ayrıca yine bu emperyalizm döneminde kapitalist ülkelerde meydana gelen, tekelci sermayenin oligarşik iktidarları, ekonomik ve siyasal gericiliğin militarist saldırganlıklarla tamamladığı iktidar biçimleri almış, bilim adamlarının büyük bir kısmı imha araçlarının yapımı için seferber edilmiş, üretime ve toplumsal refahın artırılmasına hizmet edebilecek milyonlarca dolar şişirilmiş bir memur cihazının (bürokrasinin) ayakta tutulmasına, milyarlık orduların beslenmesine ve silah üretimine kaydırılmıştır.

Dünya pazarlarının paylaşımının henüz tamamlanmadığı, sermaye birikiminin de yoğun olarak sürdüğü dönemlerde, militarizm, birikimin yarattığı, yaratacağı bunalımın çözüm yolu olan yeni pazarlar sorununu halletmekte en etkili silahtı. Ne zaman talep fazlası üretim ve bu fazla üretimden kaynaklanan bunalım söz konusu olsa militarizm devreye sokuluyor, yeni pazarlar işgal ediliyor ve bunalım çözümleniyordu. Fakat militarizmin bu etkili gücü emperyalizm aşamasının başlaması ile birlikte yeni bir muhtevaya bürünmüştür. Çünkü dünya kapitalist sistemi emperyalist aşamaya geldiğinde bütün dünya pazarları paylaşılmış bulunuyordu. Pazar sorununun tamamlanmış olması ise militarizmi paylaşılmış pazarların yeniden paylaşımı hedefine yöneltmiştir. Ki, ekonominin askerileştirilmesi de işte bu noktadan itibaren gündeme geliyordu. Çünkü paylaşılmış olan pazarların yeniden paylaşımı çok daha büyük ve çok daha güçlü militarist güçlerin harekete geçirilmesini zorunlu kılıyordu. Bunun, bu durumun ekonomiyi etkisi altına alması da böylece kaçınılmaz oluyordu.

Kapitalist üretimin emperyalist aşamasında biriken aşırı kârlar bir sermaye bolluğu yaratırlar. Bu aşırı kapitalizasyona yeni yatırım alanları ve yeni pazar alanları bulmak gerekir. Nitekim emperyalist dönem bu ikame sürecinin hızla yaşandığı bir dönem olmuştur. Emperyalist sermaye birikiminin peşinden sürüklendiği militarizm olgusu, her geçen gün daha geniş boyutlarda emperyalist ekonomiyi askerileştirmiştir. Silahlarını üretmiş, sloganlarını yaratmıştır ve savaşların çıkmasında önemli bir fonksiyon üstlenmiştir. Militarizmin üstlendiği bu önemli fonksiyonu daha iyi anlamak için II. Yeniden Paylaşım Savaşının fitilini ateşleyen Alman emperyalizmini irdelemek yeterlidir.

Emperyalist üretim ilişkilerinin militarizasyonu durağan ve hareketsiz bir olgu değildir. Kaldı ki, militarizasyonun düzeyi ve yoğunluğu emperyalist saldırganlığın taktiklerine büyük etkilerde bulunmaktadır

I. ve II. Bunalım dönemlerinde emperyalist ülkelerdeki militarizasyonun yöneldiği hedefler arasında, sermaye birikiminin eritilmesi temelinde yükselen eldeki sömürgelerin korunması, genişletilmesi, rakip emperyalist ülkelerin egemenliği altında bulunan sömürgelerin ele geçirilmesi ve birinci paylaşımın elverişli koşullarında, emperyalizmin en zayıf halkası olan Çarlık Rusya’sının yerine geçen SSCB iktidarının yok edilmesi hedefleri bulunuyordu. Nitekim birinci paylaşım döneminde bu hedeflerden biri hariç hepsi saldırıya uğramıştı. SSCB’nin saldırıya uğramasının ise birçok nedeni vardı. II. Dünya Savaşın’da ise, emperyalizmin militarizmi iki savaş arasında olgunlaşmanın meyvelerini vermiş ve bu kez Alman emperyalizminin öncülüğünde Sovyet İktidarı’nıda hedefleri arasına almıştır. Fakat II. Dünya Savaşı başladığı andan itibaren emperyalizmi ve beraberindeki militarizmi adım adım yeni bir noktaya sürüklemiştir. Bu dönemdeki emperyalist saldırganlıklar, işgaller, kışkırtmalar dünya halklarının ulusal bilincini açığa çıkarmış ve ulusal kurtuluş mücadeleleri yaygınlık kazanmıştır. Bir çok sömürgenin bağımsızlığını kazanıp emperyalist denetim dışına çıkması emperyalizmin pazar alanını daraltmış, bu sonuçta emperyalist ekonomilerin militarizasyonunu daha artıran bir etki yaratmıştır.

I. ve II. Bunalım döneminde emperyalist üretim ilişkilerini genel bir savaşa götürebilmiş olan militarizasyon II. Paylaşım Savaşından sonra artık genel savaş çıkarabilme fonksiyonunu yitirmiştir. Çünkü, II. genel çatışma emperyalistlerin bunalımına yeni bir çözüm getirmediği gibi dünyadaki ekonomik, siyasi ve askeri dengeleri daha da hassas bir noktaya sürüklemiştir. Bu savaş ve hemen takipeden yıllarda dünyadaki nükleer silahlanma ve nükleer güç birikimi, sosyalist ülkeler ile emperyalist ülkeler arasında eşit sayılabilecek bir dengeye oturmuştur. Ayrıca sosyalist blok ve nükleer güç dengesinin yanısıra ulusal kurtuluş savaşları emperyalistler arası savaşı engelleyen nedenler olarak belirmiştir.

Bu durum, emperyalizmin militarizmini farklı ve değişik hedeflere yöneltilmiştir. Birikime kısmi de olsa çözüm getiren savaşlar ve daha genelde savaş ekonomisi yerini yeni dönemle birlikte silahlanma olayına ve bölgesel saldırganlıklara bırakmıştır. Metropol ülkelerde tezgahlanan silahlanma ve yine silahlanma planları, savaş rüzgarlarının sürekli estirildiği dünyanın bağımlı ülkelerinde sistematik bir düzenlilik içinde uygulanmaya başlanmış, dolayısıyla silahlanma uluslararası yeni iş bölümünün bir işlevi haline gelmiştir (Bugün Brezilya, Arjantin, İsrail G. Afrika, G. Kore ve Türkiye uluslararası yeni işbölümüne uygun olarak montaj teknolojisi ile harıl harıl silah üretmektedir). Bu durumun en açık kanıtı ise, bağımlı ülkelerde genel harcamaların yarıdan fazla bir kısmının silahlanma harcamalarına gitmesidir. Bağımlı ülkelerde bir yandan emperyalizmin patentleri ve lisansları ile silah üretimi yapılırken, öte yandan her yıl yeni silah ithalatı yapılmaktadır. 1980 ‘ li yılların başında 20 -25 milyar dolar olarak hesaplanan uluslararası silah ticaretinin 3/4’ ünü bağımlı ülkeler kapsamaktadır.

Silah tekellerinin II. Savaştan sonraki gelişmelerini ve gitgide artan üretimlerini anlamak için iki göstergeye bakmak yeterlidir. Birinci gösterge, savaştan sonra çok hız kazanan tekeller arası entegre oluşun silah tekelleri merkezinde gelişmiş olmasıdır. İkinci gösterge de, tekellerin geleceğe yönelik mevzilenişlerinin ne olacağı konusunda önemli bir gösterge olan “Araştırma Geliştirme Harcamaları”nın savaş sonrasında yine yeni yeni silah üretimlerinde yoğunlaşmış olmasıdır. Silah tekellerinin artan önemi süreç içinde öyle bir hale gelmiştir ki, metropol ülkelerde finans oligarşilerinin yürütme kuvvetini tamamen silah tekelleri ellerinde tutar olmuş, silah tekelleri hükümet kurar, hükümet düşürür hale gelmiş, hegamonik devlet mekanizmaları tüm olanaklarını bu tekellere açar olmuştur.

II. Savaş sonrasının koşulları militarizasyonun hızlandırılmasında demagojik temel olarak kulanılmıştır. Savaş sonrasında emperyalist sistemin jandarmalığını ABD’nin üstenmesi ile birlikte başta Avrupa’da olmak üzere çok yaygın bir anti-komünizm propagandası başlatılmış, komünizmin “hür dünya demokrasileri”ni tehdit eden korkunç bir düşman olduğu imajı Avrupa kamuoyunun ve dünyanın bağımlı ülkelerinde yaşayan insanların kafalarına kazınmaya çalışılmıştır. Anti-komünizm kampanyaları dışında mazlum dünya halkları ve uluslararasındaki tarihi çelişkiler sürekli su yüzünde tutulmuş, suni çelişkiler yaratılmış, din, dil, aşiret, kabile ayrılıkları körüklenmiştir. Tüm bunlar diğer nedenler yanında yaşam koşullarını her gün daha da kötüleştiren silahlanma harcamalarına karşı oluşacak muhalefetleri nötralize etmek amacıyla yapılmıştır ki, demagojik kampanyaları örgütlemek için milyarlarca dolar gözden çıkarılmış, uzaya haberleşme uyduları gönderilmiş, teleks ve telsiz ağı dünyanın en ücra köşelerine kadar yayılmıştır.

Silahlanmanın önemini anlamak için bir diğer gösterge de, II. Savaştan sonra, başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelere bağımlılık yaratmak, bağımlılığı pekiştirmek, bağımlılığı geliştirmek, amacıyla çeşitli ülkelere yönelen borç, kredi, “yardım” bağış, vb.’lerin askeri alanda yoğunlaşmasıdır.

Bu arada, sosyalist ülkelerin silahlanmasına gelince, bu, emperyalist silahlanma amacından apayrı ve emperyalizmin varlığının bir sonucu ama zorunlu sonucudur. Sosyalist ekonomiler, halklara verdiği ekonomik zararlara karşın emperyalizm sosyalizmi silahlanmaya zorunlu bırakmaktadır. Bu da emperyalizmin doğrudan suçudur.

Militarizm emperyalizmin doğrudan bir sonucudur ve diğer suçlarından biridir.

6 – ABD’nin Bağımlı Ülkelerdeki Askeri Üsleri

II. Dünya Savaşından sonra, Marshall Planı’na uygun olarak, Avrupa’da örgütlenen ve yeni sömürgeciliği tezgahlayan ABD, sosyalist blokun varlığı, ulusal kurtuluş savaşlarının yükselmesini kendine dayanak yaparak, entegrasyonun militer ifadesi olan NATO’yu kurdu. SSCB’nin de nükleer güce sahip olmasına ABD nükleer silahlanmayı hızlandırarak karşılık verdi. Yitirilen avantajı, sürekli savaş ve düyanın yok edilmesi tehlikesi ile korumak gibi bir çabaya girdi. Buna bağlı olarak da, Avrupa ‘daki üslerine nükleer silahlar yerleştirdi, diğer çeşitli ülkelerde ABD üsleri yaygınlaştırıldı. NATO ‘nun yanısıra Bağdat Paktı, CENTO, SEATO gibi paktlar oluşturuldu. ABD, emperyalist zincirlerden yeni kopmaları önlemek, kopuş halkaları yeniden ele geçirmek ve sosyalist ülkeleri yıkmak amacıyla, denetimi altındaki ülkeleri askeri üslerle donattı ve sıkı bir ağ oluşturdu. ABD askeri güçleri I. Paylaşım Savaşında ülke dışında yalnızca üç, İkinci Dünya Savaşında da 39 ülkede bulunurken, III. Bunalım Döneminde ikili anlaşmalar vb. yöntemlerle -1968 itibarıyla- 64 ülkede bulunuyordu. Bu sayı bundan sonra da artmıştır.

ABD denetimi altında tuttuğu ülkelerin hemen hepsinde, dev askeri üs tesisleri ile personeli sosyalizme ve halk kurtuluş hareketlerine karşı tam teşekküllü çalışmaktadır. Bu emperyalizmin suçlarının bir başka yanını oluşturuyor.

7 – Emperyalizm ve Uzayın İşgali

Bilim ve teknik insanlığın yararına değil, emperyalizm tarafından bolca askeri amaçlarla, hegamonyacı amaçlarla kullanılmaktadır ABD emperyalizmi, dünyayı olduğu kadar uzayı da denetimi altına almak istemektedir. Bir dönemin ABD’li bakanı Rusk ‘un 1965 yılında yayınlanan şu sözlerinde bu gerçeği görebiliriz : “Artık Kuzey Amerika ve Batı yarım küresi ve Atlantik topluluğu ile sınırlanan müdafaa ve politikalarda emniyet ve rahatlık bulamamaktayız. Bugün dünya çok küçük bir gezegen olmuştur. Biz bu gezegenin tümüyle, bütün topraklarıyla, sularıyla, atmosferiyle ve onu çevreleyen uzayla ilgilenmek zorundayız”. Bilimin en yetkin dalları, teknikleri, tekellerin hizmetine, emperyalizme sunulmaktadır.

ABD hegamonyacı amaçlarla, uzayı denetim altına almaya çalışarak insanlığa karşı büyük suçlardan birini daha işlemektedir. Ve onun suçlarından birini de bu oluşturuyor.

8 – ABD Emperyalizmi ve Askeri Darbeler

Emperyalizmin suçlarından birini de, bağımlı ülkelerdeki komplolar, askeri darbeler oluşturuyor.

1950 ‘ lerden bu yana, insanlık soyunun en büyük düşmanlarından ABD emperyalizminin jandarmalığında tezgahlanan darbelere baktığımızda bunu rahatlıkla görebiliriz. Keza, nasıl bir “özgürlük” havası estirildiğini de görürüz.

1953 yılında İran’da 1954’de Guetemala’da, 1958’de Lübnan’da, 1961’de Zaire’de, 1964’de Endonezya’da, 1955- 1966-1970-1976’da Arjantin’de, 1971 Bolivya ve Seylan’da, 1972’de Filipinler’de, 1973 Uruguay ve Şili’de, 1975 Tayland ve Peru’da, 1971-1980’de Türkiye’de vb… bazı örneklerdir.

Sadece 1976 yılı bilançosuna bakılırsa, yılın bir kısmında veya tamamında, Şili ve Filipinler gibi bazı ülkelerde ise yıllar dan beri “olağanüstü hal”, “sıkıyönetim” uygulamalarını sayabiliriz. Endonezya, G. Kore, Filipinler, Singapur, Malezya, Tayland, Bangladeş, Sri Lanka, Pakistan, G. Afrika, Arjantin ,Uruguay , Şili, Bolivya, Peru, Ekvator, Kolombiya, El Salvador, Guetamala, “olağanüstü hal” in sıklığı ve süresi, “olağanüstü hal” uygulanan ülkelerin sayısı bir istisna durumundan ziyade bağımlı ülkelerin karakterini yansıtmaktadır.

Tüm bu darbeleri, cuntaları veya ‘sivil ‘ görünümlü ama sıkıyönetim ve “olağanüstü hal” leri sistemleştiren emperyalizmin, emperyalist sömürünün “istikrar ve güvenliği” için tezgahlandığı su götürmez gerçeklerdir. Bir “yuvarlak masa” tartışmasında bu pratiği yaşayanların sözleri konuya açıklık getirmektedir. 12 yıl CIA’da çalışıp 1975 yılında “Angola Harekatına” katılıp yöneten Ajan Stockwell, ABD senatosunun bir araştımasına dayanarak 1961-1984 yılları arasında CIA’nın “bir kaç operasyon” yürüttüğünü belirttikten sonra, “bunların çoğunun da kanlı sonuçlandığını” özellikle hatırlatmaktadır.

Bağımlı ülkelere bir göz atıldığında, hemen hepsinde, darbeler üstüne darbelerin tezgahlandığı, açık faşist iktidarların işbaşına getirildiğini görürüz. Hepsinin arkasında, kumanda merkezinde bizzat emperyalizmin özellikle ABD’nin olduğunu görürüz. Açık faşist diktatörlüklerin tezgahlanması, yerli uşakların birlikte emperyalizmin yer yüzündeki suçlarından bir başkasını oluşturuyor.

9 – Almanya ‘ da iki Büyük Devrimcinin Katili

Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknecht’nin katledilmesi emperyalistlerin, onun uşaklarının işledikleri suçlardan bir başkasıdır. Almanya’da 1918 Kasım’ındaki ayaklanmadan sonra Wilhelm II. görevinden çekildi ve Cumhuriyet ilan edildi. Ama bu ülkede yönetim açısından tek bir değişiklik getirmedi.

Bu dönemde, Rosa ve Liebknecht ‘in Spartakist birliği, ülkede sovyetlere benzer işçi ve asker birlikleri kurmuştu. Spartakistlerin başlıca merkezleri Berlin ve Bavyera idi. Almanya’ da Ebert Hükümeti bu merkezleri dağıtmak üzere Sosyal Demokrat bakan Noske’yi görevlendirdi. Noske, serbest bırakılan nasyonalislerden, başıboş gezenlerden oluşan “Freikorps” adlı terörist grupları örgütledi ve Veimar Cumhuriyetinin yardımcı gücü haline getirdi. Freikorps’lar devrimcilere yönelik saldırıya girişti.

1919 Ocak Berlin’li işçilerin ayaklanmasının kanlı bir biçimde bastırılmasından sonra, Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknecht yeraltına geçmek zorunda kalmıştı. Ancak, 15 Ocak’da Freikorps’lar saklandıkları yerde onları bulup götürdüler. Liebknecht kafadan kurşunlanarak öldürüldü. Rosa Lüksemburg bir arabanın içinde öldürülüp, cesedi bir kanala atıldı. Ceset dört ay sonra bulunacaktı. Müttefik emperyalistlere yaranmak için onları sosyal demokratlar öldürdüler .

Çağın büyük devrimcilerinden Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknecht’in katledilmesi, emperyalizmin ve onun işbirlikçilerinin, suçlar hanesine yazdırdığı büyük suçlardan bir başkasıdır.

10 – Lozan Antlaşması ve Kürdistan ‘ ın Dörde bölünmesi

Emperyalizmin, İngiliz emperyalizminin suçlarından biri Lozan Antlaşması ile Kürdistan’ın parçalanmasıdır. Kürt halkının bundan 4000 yıl önce gelerek yerleştiği Kürdistan ilk kez Osmanlı – Safevi ve Kürt egemen sınıfları arasındaki ekonomik-siyasi çıkarlar temelinde sürdürülen çatışmalar sonucu 1638’de toprakların büyük bölümü Osmanlılarda kalacak biçimde Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla ikiye bölündü. Daha sonraki süreçte, emperyalist dönemde, emperyalistlerin Ortadoğu’da egemenlik kurma politikalarına, Kürdistan’ın da yeraltı ve yerüstü kaynakları, ülkenin jeopolitik konumu, uzakdoğu ile ulaşım yollarının merkezi durumda bulunması vs. nedenlerle konu oldu.

Bu temelde emperyalistler arası I. Paylaşım Savaşı sürerken 1916’da üstün durumda bulunan İngiliz, Fransız, Rus emperyalistlerinin kampı, yani itilaf devletleri, Sykes Picot gizli anlaşmasıyla Kürdistan’ı da aralarında bölüştüler. 1918’de savaşın sonuçlanarak 30 Ekim’ de Osmanlıların Mondros’da itilaf devletlerine teslim olmalarıyla 1916 gizli anlaşmaları hayata geçirilmeye başlandı. Buna göre, Kürdistan topraklarındaki altı ilde “Büyük Ermenistan” adı altında emperyalistlerin mandası durumunda bir Ermeni devleti kurulmaya çalışılıyordu.

Ağustos 1920’de Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşmak amacıyla emperyalistler Sevr’de bu defa, egemenlikleri altına almayı amaçladıkları bir Kürdistan kurulmasını onayladılar. Kürtlerin yaşadıkları topraklar üzerinde kurulacak bir Kürdistan üzerindeki egemenlik Ortadoğu planları için önemli bir adım olacaktı. İlerleyen yıllarda, 1923’de Lozan Konferansı gerçekleşti. Bu tarihe kadar emperyalist sistemi tehdit eden bir güç olarak dünya kamuoyunda büyük prestij kazanan ve hızla sosyalizmin inşaasına yönelen SSCB’ nin dünyada ve bölgedeki ulusal kurtuluş hareketlerinin patlak vermesindeki etkisi artık emperyalistlerce gözardı edilemez bir gelişmeydi. Yanısıra Kürdistan ulusal hareketinin (1923’e kadar en son bağımsız Kürdistan şiarlı Koçgiri Ayaklanması olmuştu) yükselmesi de hesaba katılmak durumundaydı. Ve bir yandan Türkler, bir yandan da İngiltere’nin denetimindeki Irak, Kürtler ve Kürdistan üzerinde hak iddia ediyordu. Bu temelde, Lozan’da Türk temsilcisi İsmet İnönü ile Lord Curzon arasında uzun tartışmalar oldu. 13 Temmuz 1923 günü Lozan Antlaşması yapıldı. Bu anlaşma ile, Kürdistan dört parçaya bölünerek Türkiye, Irak, İran ve Suriye arasında paylaştırıldı. Ve bugünkü Kürdistan’ın durumu yaratıldı. Dört devletin, Kürdistan topraklarını paylaşmasında, bu ülke egemen güçlerinin yanında, İngiltere bu suçun baş sorumlularındandır. Bir ülkenin parçalanmasında rol oynayarak tarihe karşı büyük suçlardan birini işlemiştir.

11 – Almanya’ da Tekellerin Yönetimi, Faşizmin Toplama Kampları

Almanya’da tekelci sermayenin terörist yönetimi faşizm iktidara gelir gelmez uyguladığı yönetimlerden biri de faşizme karşı çıkanları ve ırkçılığın bir sonucu olarak Yahudileri toplama kamplarına göndermiştir. Faşizm burada sistemli bir yok etme planı uyguladı. Başlangıçta komünistleri, yurtseverleri, ve yahudileri topladığı kamplara daha sonra faşizmle çelişkisi olan ve hatta iktidara gelmesine hizmet edenleri bile gönderdi. Emperyalistler arası savaşla birlikte Hitler faşizmi tarafından işgal edilen ülkelerin direnişçileri, yurtseverleri de kamplara dolduruldu. Faşizm her geçen gün yeni yeni kamplar açtı. Bu kampların özelliği, sistemli bir şekilde ve yavaş yavaş yok etme idi. Tarifi zor işkence yöntemleri kampların özelliğiydi. Krupp, Thyisen tekellerinin uşağı, Hitler’in kamplarını SS’ler yönetiyordu. İnsanlar fırında yakıldı. Üstün sistemlerle yapılan insan yakma fırınları yetersiz kalıyordu. Kampların en büyüğü ve en ünlüsü, Auschwitz’di. Kampın son derece büyük dört gaz odası ve birçok insan yakma fırınları vardı. Bu kampta günde 6000 kadar kişi öldürülüyordu. Gaz odaları yakmalar yetmiyordu, insanlar kitle halinde kurşuna diziliyordu. Sonra üstlerinden buldozerlerle geçiliyordu. Bu ünlü kampta öldürülenlerin kesin sayısı bilinmemekle birlikte, Nürnberg’deki mahkemelerde gazla boğulmak ve yakılmak suretiyle 2,5 milyon insanın imha edildiği yarım milyon insanın da açlık ve hastalıktan öldüğü ortaya çıkmıştır. Sovyetler Birliği tarafından yapılan incelemelerde ise bu rakamın 4 milyon olduğu saptanmıştır. Sadece bir kamptan söz ettik. Ayrıca, Treblinka, Belsen, Sobibar ve Chelmo kamplarınıda saymamız gerek. Treblinka kampında onüç ay içinde üçyüz bin insan can verdi. Nürnberg’de hazırlanan iddianameye göre, Treblinka, Auschitz, Dachau, Mathausen, Buchenald, Sachsenhausen gibi ölüm fabrikalarında 5 milyonunu üzerinde yahudi imha edilmiştir. Bir bu kadar da, devrimci, demokrat, aydın işkencelere tabi tutulmuş ve öldürülmüştür.

II. Dünya Savaşı sonrasında, Alman faşizmin işlediği bu cinayetlerin SS subayının işi olduğu lanse edilmeye çalışıldı. Ancak, Nürnberg duruşmalarının tutanakları, yalnız Krupp ve I. C. Farber kimya tröstünün değil, bir çok kapitalistin olayların merkezinde olduğunu ortaya çıkarıyordu. Zaten tersinin olması mümkün değildi. Çünkü Hitler faşizmi, Tekellerin azgın terörist yönetimiydi. Kendisini işbaşına onlar getirmişti. Emperyalist burjuvazinin eseriydi faşizm. Ve diğer bütün suçlar gibi, bunların da sorumlusu esasen emperyalizmdir, tekellerdir.

Tarihe kapkara bir leke olarak geçen bu suçlar, emperyalizmin, en büyük suçlarından biridir. Ve emperyalizm hala suç işlemeye devam ediyor !

12 – Franko Faşizminin Zaferinde Emperyalizmin Desteği

İspanya’ da Franko faşizminin iktidar olması, emperyalizmin desteğiyle ve suç ortaklığıyla gerçekleşerek, emperyalizmin bir yüzkarası suçunu daha oluşturdu.

Başta Almanya ve İtalya olmak üzere Fransız ve İngiliz emperyalizmin desteği ile üç yıl süren (1936-39) ve aynı zamanda dünyadaki faşist ve anti-faşist güçlerin karşı karşıya geldiği, binlerce ölü, sakat, sürgün, tutuklama bırakan bir iç savaştan sonra Franko önderliğinde faşizm iktidarı aldı.

Halk güçlerinin ağır kayıplar verdiği ama yiğitçe bir anti faşist direniş sergiledikleri İspanya iç savaşın 1939’da Frankocu güçlerin kazanması, uluslararası emperyalizmin, tekellerin suç ortaklığınının ürünüydü. Aynı şekilde, Franko ‘nun iktidarı ele geçirmesi ile başlayan azgın faşist terör, kıyım ve katliamların, işbirlikçileri ile beraber emperyalizm doğrudan sorumlusudur.

13 – II. Dünya Savaşının Açtığı Zararlar

Emperyalistler arası savaşın insanlığa verdiği manevi zararları istatiklere dönüştürmek mümkün değil. Ama can kayıplarını sayarsak, II. Dünya Savaşında, tahmini olarak 30 milyonun üzerinde insan ölmüştür. Faşizmin kesin yenilgisini sağlayan kahraman Sovyet halkından 11 milyon asker, 7 milyon sivil hayatını kaybetmiştir. Polonya’nın kaybı, 5.8 milyon’dur. Almanya’nın kaybı 4 milyon civarındadır. Japonya’nın asker sivil 2 milyon, Çin’in 2 milyon vb.’dir. Daha saymak mümkün. Peki bütün bunların sorumlusu, suçlusu kimdir ? Kuşkusuz ki, dünyada yeni pazarlar elde etmek, sosyalist Sovyetleri yıkmak, ulusal kurtuluş savaşlarını bastırmak, engellemek isteyen tarihin yüzkarası emperyalizmdir. Aç gözlü tekellerdir. Onların yönetimleridir, militarizmleridir. Evet, esas suçlu emperyalizm ve onun suç ortaklarıdır.

14 – II. Dünya Savaşında ABD’nin Nagazaki ve Hiroşima “sanatı”

II. Emperyalist savaş, emperyalistlerin pazar sorununun, kâr hırsının bir sonucuydu ve insanlığı felakete sürükledi. Tarihin büyük savaşlarından olan bu haksız savaşta, milyonlarca insan öldü, yaralandı. Bu savaş bitiminde, ABD emperyalizmi, halk üzerinde bir de deneme yaptı. Atom bombasını denedi. 5 ağustos ‘ta Hiroşima, 9 Ağustas’ta Nagazaki’ye atom bombası atarak binlerce insanın ölümüne yaralanmasına, hastalıklara sürüklenmesine yol açtı. Suçta bütün emperyalistler ortaktır. Ve onların, ABD’nin büyük suçlarından birini oluşturuyor bu korkunç katliam.

15 – ABD’ de Mc Carty Politikası ve Sonuçları

II. Dünya Savaşının bitiş günlerinde, sosyalizme karşı soğuk savaş başlatıldı. Emperyalizm büyük rahatsızlık içindeydi. Kapitalizmi koruma çabası içindeki ABD, sosyalizme karşı demokrasi bayraktarlığını üstlenerek dünya kamuoyunun faşizme karşı duyarlılığını sosyalizme karşı kullanma amacındaydı. “Demirperde” sosyalizmin “totaliter” bir rejim olduğu, kapitalizmin sosyalizmden üstün olduğu safsataları bunun ürünüydü. Ve tarihte ilk kez bir emperyalist ülke diğer emperyalistleri kendi önderliğinde entegrasyonda topladı, sosyalizme ve dünya halklarına karşı yöneltmeye başladı.

Uluslararası planda sosyalizme karşı soğuk savaşı tırmandırırken, tüm kurumlarıyla ve olanaklarıyla anti-komünist bir ideolojiyi empoze etmeye yönelen ABD, ülke içinde tam bir teröre girişti. Komünist olmayı vatan haini gören mantık, komünist, ilerici, demokrat ayrımı gözetmeden bir vahşi saldırıya girişti ve yaptırımlara yöneldi. Senatör Mc Carthy’nin kişiliğinde simgelenen ve onun adı ile anılan bu uygulamalar, bilim adamından hukukçusuna, sanatçılardan emekçilere kadar tüm ülke insanlarına yöneldi ve sosyalizmi tecrit etme amacına dönük olarak bir insan avı başlatıldı. Bu sosyalizm düşmanlığı yeni sömürge ülkelere daha şiddetli bir şekilde yansıtıldı.

ABD emperyalizminin tarihi bu alanda suçlarla doludur. Çünkü varlığı başlıbaşına halklara karşı suç demektir. Ancak bu alanda da ABD’nin suçlarına örnek olarak bu dönemi seçtik.

EMPERYALİZMİN SUÇ DOSYASI – –  3

Dipnot: Bu Yazı Dosyası Şafak Yargılanamaz 3. Cilt İçin Hazırlanmış Ve Temmuz-Agustos 1993 Tarihinde Barikat Dergisinde Yayınlanmıştır

ŞAFAK YARGILANAMAZ  –  1.  –  2.   CİLT

image_pdf

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.