ŞİDDETİN KONSANTRASYONU VE KİTLE HAREKETİ

0 311
image_pdf

ŞİDDETİN KONSANTRASYONU VE KİTLE HAREKETİNDE YENİ SÜREÇ


  • ÖNCE KÜÇÜK BİR ÖYKÜ

Cumartesilerden herhangi biri… Yer, Beyoğlu, İstiklal Caddesi… Cumartesi eylemini gerçekleştirmek üzere Galatasaray Lisesi’ne doğru yürümekte olan grup, eylem yerine yaklaşık yüz metre kadar uzaklığa ulaştığında, her şey başlar. Önlerine lacivert bir blok çıkmıştır. Sonra o lacivert duvar yavaş yavaş onları kuşatmaya başlar, bu arada dört kat lacivert içinde sıkışarak duvara milim milim yaklaştırılmışlardır. Cop ya da sopa değil, yalnızca iterek… En dıştaki lacivert çemberin yüzü çevreye, olayı izleyenlere dönük ve hiçbir somut ifade içermemektedir. Bir oyun gibi… Gerçekten, blokun içinden bir yerlerden sloganlar yükselmese, bir tür rugby oyunu zannedebilirsiniz. Sonra, bu lacivert duvarlar, “alıcı” ekibin çalışması için bir yerinden bir koridor açıyor… ve gruptan sökülenler tek tek bu koridordan geçirilerek arabalara dolduruluyor… Beş dakika sonra, her şey bitmiştir, lacivert blok -o gün canı bir gösteri yürüyüşü yapmak istemiyorsa eğer- sessizce ortalıktan çekiliyor. Cadde yine Cumartesi günlerinin bilinen canlılığını sürdürüyor. Her şey bir film gibi; sanki küçük bir ara verilmiş ve sonra her şey yeniden başlamış. Konsantre şiddet, bize başarılı bir örnek sunuyor. Ve sokak, “gücün kimde olduğunu” öğreniyor, “çizmenin boyu” konusundaki bilgisini tazeliyor.

Yukarıda anlatılan, bir öykü filan değil ya da bir öyküyse eğer, “bizim” öykümüzdür… Hiç rastgele değil, falan ya da filan polis şefinin özel tercihinden de kaynaklanmıyor. Üstelik kendisini durmadan tekrarlıyor, usandırıcı bir biçimde tekrarlıyor. ulucanlar Katliamı sonrasında Sultanahmet’te yapılmak istenen basın açıklamasını hatırlayabiliriz örneğin. Saat 13.00’te yapılacak basın açıklamasına 20 dakika kala, polis arabaları ve Kadırga Karakolu çoktan dolmuştur bile. Alan çevresi, hatta Çemberlitaş ve Yerebatan Sarnıcı civarı bile futbolda “adam adama markaj” denilen yöntemle bir tür av alanı haline sokulmuştur. Kadıköy İskele Meydanı’nda aynı günlerde olanlar da çok farklı değildir. Şeyda Gergin için Galatasaray’da yapılması düşünülen basın açıklamasında olanlar ise en son ve en canlı örnek.

İstanbul solu içinde bulunup da bu manzaradan rahatsız olmayanlara söyleyecek sözümüz yok. Onlar bu yazıyı okumaktan şimdiden vazgeçebilirler, kendi bilecekleri iştir. Dergilerdeki söylemle devrimci sempatizanın somut gözlemi arasındaki açının durmadan büyümesinden de rahatsız olmayabilirler örneğin, nihayetinde bu da bir tercih meselesidir. Ama, eğer bu şehirde (belki bütün Türkiye’de ama özellikle bu şehirde) kitle hareketinin son bir yıl içinde gözle görülür bir gerileme sürecine girdiği, solun bu konuda şimdilik ciddi bir çözüm yolu bulamadığı bir realiteyse, en azından Clinton-AGİT sürecinde bunu açıkça gözlemlemişsek ve Yunan solunun yaptığı şu “densizlikler” yüzünden devrimci gururumuz da biraz zedelenmişse… sanırım bu kadarı bile oturup azıcık düşünmek için yeterli bir sebep oluşturmaktadır. Tabii belleğimiz yoksa mesele de yok! Bu ülkede bir vakitler muazzam kitle hareketleri yaşanmamışsa eğer, Beyazıt’ı birbirine katan Deniz diye bir fırtına hiç esmemişse, Dolmabahçe, denize Amerikalı dökülen bir yer değil de sıradan bir sahil şeridiyse ve biz şu 50-60 kişilik “kalabalık katılımlı” eylemlerimize artık iyiden iyiye alışmışsak, mesele yok.

Ama mesele var. Var ve o bize ait, bizim tarafımızdan çözülmeyi bekleyen bir paket olarak önümüzde duruyor. 60’lı yıllara giderek kışkırtıcı sözler söylüyorsak eğer, bu, şimdiki durumun nesnel/bize dışsal nedenlerini dikkate almadığımız anlamına gelmiyor. Şimdi, hemen, 12 Eylül’de başlayan törpülenmeden Reel Sosyalizmin çöküşüne dek uzanan nesnellikler sıralayabiliriz ve çoğu da boş değildir bunların. Ama yine de bütün günahı bulutlarını Evren ve Gorbaçov’a doğru yöneltmek, lanet olasıca 90’lara sövüp saymak bizi bu problemin boğucu atmosferinden bütünüyle kurtarır mı, bilinmez.

  • YİNE ŞU LANETLİ KAVRAM

Bilmek ya da bilme eylemine başlamak içinse, biraz geriye, şu lanetli kavrama kadar gitmek gerekiyor: Suni Denge… Dolayımlı bir yol, biliyoruz, ama gerekli.

1970’lerin başında Mahir Çayan tarafından şekillendirilen ve nedense o günden beri hiç haketmediği halde hep “sınıfa hakaret” olarak algılanan bu kavram, aslında çok basit bir çözümlemeye dayanıyordu; basitçe özetlenirse, M. Çayan’ın yapmak istediği şey, baskıcı devlet geleneğiyle bütünleşmiş olan yeni-sömürge düzeninin halk kitlelerinde, onların politik tutumlarında nasıl bir değişiklik meydana getirdiğini anlamaktan ibaretti. Çeyrek asırlık bir kararsızlık ve gelgitlerden sonra, 1940’ların ortalarında artık yeni dünya düzeni içinde yerini almak, mevcut birikimini tamamen pervasız bir biçimde sistemle bütünleştirmek isteyen Türkiye, bu adımı attığında, toplumsal dokuda ciddi sosyal/psikolojik değişikliklerin gerçekleşmesi kaçınılmazdı. İkili anlaşmalar, yardımlar, çokuluslu şirketlerin istilası Türkiye’yi şantiye haline getirmişti ve böylece başlayan “kalkınma hamlesi” gerçekten kırlardan büyük kentlere dek bütün sosyal yaşamı derinden etkilemiş, alt üst etmişti. 1940’ların ortasında başlayıp 50’lerde tempo kazandıktan sonra (1958’deki sarsıntıya rağmen) 1960’ların sonuna dek az çok istikrarlı bir çizgi izleyen bu “gelişme” temposunun en önemli etkisi, hızla tekelleşen ekonomik yapı aslında sınıfsal sıçramaların önünü tıkamış olduğu halde, sanki bunun mümkün olduğu biçiminde bir yanılsamanın oluşması ve (bütün sınıflarda değişik ölçülerde olmak üzere) “bu düzen içinde de vaziyeti idare etmenin mümkün olduğu” illizyonuna yol açmasıydı. Osmanlıdan gelen devlet geleneği ve kurumsallaşmış bir faşist yönetim tarzında kendini ortaya koyan yoğun baskı ile birleşen ve esasen o zemine oturan bu illizyonun esas sonucu ise, sistemin toplumsal tepkileri dengeleyici mekanizmalarının (giderek zayıflayan) bir işleyişinin var olması ve böylece kitlelerin devrimci alternatife meyletmesinin belli bir “sürtünme” ile gerçekleşmesiydi.(1)

Şüphesiz böyle bir “açıklayıcı kavram”, tanımı gereği kendisini oluşturan koşullarla bağlıydı. Söz konusu dengeleyici mekanizmalar ve “sürtünme”, sistem kendi hastalıklı “gelişme”sini (aksaklıklarla da olsa) devam ettirebildiği sürece anlamlıydı; aksaklıkların derinleştiği her noktada ise devreye açık faşist uygulamalar giriyordu. Daha doğrusu, sözkonusu durumun temelini oluşturan iki unsurdan biri olan zor, kendisini daha fazla açığa vuruyor ama bu aynı zamanda sistemin mekanizmalarının zayıfladığını kanıtlayan bir gelişme oluyordu.

Elbette sistemin “cicim yılları” kalıcı değildi. 1965’lerde en yüksek performansını gösterdikten sonra 70’lere yaklaşırken bünyesindeki marazi öze yenilmeye başlayan yeni-sömürge kalkınması, 12 Mart’la düzlenmeye çalışılan ortamda 74 popülizmine yol açıp son barutunu tükettikten sonra, 80’lere doğru gelip yoğun bir istikrarsızlık noktasına dayanmıştı bile.

  • OYUNUN YENİ KURALLARI

Sistemin tıkanma noktasında gündeme gelen 1980, başarılı sayılabilecek bir ezme ve düzleme operasyonuydu. Ancak, gelinen noktada da artık 50’lerin, 60’ların yedekleyici/tolore edici temposunun yeniden yakalanması imkânsız hale gelmişti ve artık yeni arayışların gündeme gelmesi kaçınılmazdı. Söz konusu arayışın 80-83 aralığında uygulanan IMF programında bir ölçüde karşılığını bulduğu bugün rahatça söylenebilir. Kısaca “yüksek enflasyon temposunda üretim-dışı para kanallarının açılması ve bütün kontrollerden kurtarılması” olarak özetlenebilecek bu yeni politikanın temel işlevi, sistemin bir tür sosyal-Darvinizmin kapılarını ardına kadar açarak bunun üzerine inşa ettiği yeni ideolojik formlarla birlikte, artık 60’lardakine benzemeyen bir yoldan giderek yeni dengeleme/yedekleme yolları bulabilmesi ve devrimci güçlerin ezildiği koşullarda, bunları nisbeten işler bir halde kalıcılaştırabilmesidir; yani gelinen noktada geçici bir iğfal ya da basit dezenformasyon değil, oturmuş bir “yeni düzen” vardır önümüzde. Gelir dağılımı uçurumunun sürekli derinleştiği koşullarda, kıyılara çarpa çarpa genişleyen büyük bir para denizinin yaratılması ve bütün denetimlerden/setlerden kurtarılarak tamamen şekilsiz bir yığın haline dönüştürülmesi, şüphesiz klasik iktisat bilimi açısından matah bir başarı sayılmazdı, ama beraberinde sürükleyip getirdiği ideolojik formlarla (ya da bütün formların deforme edilmesiyle) kendini rasyonalize eden bu operasyonun siyaseten başarılı olduğu ve sistemin böylece sokaktaki adamın zihnine yönelik ciddi bir zafer kazandığı söylenebilir. Solun gözünü gelir dağılımı rakamlarına dikip safdilce umutlandığı, bu manzaranın mantıki sonucunun devrimci bir kıpırdanış olması gerektiğini düşündüğü süreç boyunca, tam da kritik noktada imdada yetişen “vakayi hayriye” (reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte emperyalist sistemin genel trendinin yükselişi) yardımıyla önünü açan, bu imkânları “şarklı” yöntemlerle de zenginleştiren 83 ekibinin bu anlamda bir başarının altına imza attıkları, bugün daha net görülebiliyor. Kasıtlı olarak yüksekte tutulan enflasyon oranının yarattığı güvensiz ortamda olağanüstü düzeyde genişletilmiş “üretim-dışı” (hatta “normal ticaret-dışı”) para kanallarıyla oluşturulan (ve çoğu kez “kayıt-dışı” kavramının yanlış yorumlanmasından hareketle “ekonomi dışı” sanılan) “deli para” havuzu bu belirleyici alanlardan en önemlisidir. Bu büyük para denizinin, kaçakçılık ve uyuşturucu bir yana bırakıldığında ve yalnızca “yasal-yasallaştırılmış” bölümü dikkate alındığında bile ortaya nasıl büyük rakamların çıktığı biliniyor; ama siyasi anlamda bir buzdağının yalnızca görülebilen kısmı olarak… 70’lerin sonunda tıkanan yeniden üretim sürecinin derdine deva olarak bulunan monetarist çözüm, zaman içinde kazandığı yeni mevziler, akışı düzenleyen kurallar ya da kural-dışı yolların organizasyonuyla, ilk mimarlarının bile hayal edemeyeceği politik/sosyal işlevleri sırtına alıp yüklendi.”Halkımıza toz kondurmamak”ta kararlı olan solun büyük çoğunluğunun gözden kaçırdığı, aynı sürecin artık berbat şekilde çöküntüye uğramış bulunan dengeleyici mekanizmaların “onarılması”na da denk düştüğüydü.

Sol, “orta sınıfın eriyip kaybolduğu”, “kutuplaşmanın derinleştiği” tezleriyle oyalanadursun, bu havuzun katılım kanallarının akla hayale gelmez yüzlerce yeni yoldan her gün daha fazla genişletilmesi sonucu, “tümüyle kaybetmişler” dışında bütün sosyal tabakaları kesen bir yeni illizyon oluşuyordu. “Deli para” havuzu artık her “emekli ikramiyesi”nin, her “üç kuruş birikmiş”in ve bütün “kefen paraları”nın katılabildiği ölçüde genişleyip, “yastık altındakini ekonomiye aktarma” şeklinde ifade edilen o ilk amacın çok ötesine geçerek çok büyük sığ alanlar yarattığında, yüzme bilmeyenleri de kendi sahillerine çekiyordu. Derinlere gidenlerin çoğu boğuluyordu gerçi ama başını suyun üstünde tutabilenler de kıyıda ve bunlar bekleyenler için güçlü bir umut kaynağıydı. Sadece spekülatif para alanı değil (“havuz”dan sadece Borsa gibi dar alanlar anlaşılmamalı) genel olarak “üretim-dışı” ekonomi denilen ve geleneksel klanların da şikayetçiymiş gibi görünerek boylu boyunca içine daldıkları bu geniş alan, yarattığı yüzlerce yeni para kazanma ve “sınıf atlama” biçimleriyle toplumdaki yerinden şikayetçi olan herkes için yeni “ışık”lar yakıyordu. Hamallıktan patronluğa değil tabii (o kadar uzun boylu değil! En alttakileri tümüyle dibe iten bir düzendi bu) ama yeterince rasyonel (aynı anlama gelmek üzere “ahlaktan arındırılmış”) olunabilirse, dükkandan ya da “birikmiş üç kuruş”tan atölyeye, oradan da “ihracat olayı”na girilebilir, “köşeler” dönülebilir gibi görünüyordu. Salt “görüntü” değildi bu; bütünüyle “dönülemez” olsaydı eğer, elbette “köşe” kavramı da anlamsız olurdu. Ama bazen dönülebiliyordu ya da bu maceraya girenlerin bazıları dönebiliyordu.

Yani salt demogojiyle karşı karşıya değildik: Sonuçta, ne olursa olsun, yarattığı ideolojik deformasyonla birlikte bu yeni düzen, milyonlarca insanı yeniden (ve bu kez 60’lardakine pek benzemeyen bir yoldan) ekonomik sürecin “kenar”ında toplayıp yaşamlarını orada “bir biçimde” idame ettirebilmelerini sağladı; üstelik derin çöküntülere uğramadıkça da bunu devam ettirebileceğini kanıtladı.

Böylece klasik iktisadi verilerle düzenlenen gelir dağılımı tabloları büyük ölçüde yanıltıcı ve geçersiz hale gelirken, bu tablolarda en üst ve en alt gelir grupları arasındaki uçurum rakamsal olarak büyüdüğü halde, aslında iki grubun arasında bir yerde resmen görünmeyen kocaman (ve çok heterojen/şekilsiz) bir topluluk oluştu: Yüzlerce yeni yoldan hayatını kazanan, düzenin kaderiyle kendi kaderlerini birbirinden pek ayrı görmeyen milyonlarca insan… Ve tabii buna yeni dönemin bir başka özelliğini de eklemek gerekiyor. Aynı süreçte taşradaki bazı illere de bu pasta dilimlerinin yayılması ya da oralardaki hırslı “kaplan”ların kendilerine doğru açtıkları kanallarla havuza daha fazla dahil olmaları, bir yandan orta büyüklükte taşra metropolleri (ve tabii sınıf atlama umutları) yaratırken, diğer yandan da tepkileri kendi kademesinde nötralize edebilen yerel denge unsurlarını da geliştirdi.(2) Para sisteminin fakültelerde öğretilen kavramlarla açıklanamayan bu bölümü artık bir “kusur” değil, Türkiye’nin de ötesinde dünya kapitalist sisteminin asli unsurlarından biri, hatta bazı bakımlardan kendisi haline gelmiştir. Klasik iktisadın ya da Marksist ekonomi politiğin kavramlarına sığsın ya da sığmasın, bu sektör günümüzde, özellikle Türkiye ekonomisi için onarıcı bir işlev yüklenmiştir; çünkü netice itibarıyla, nereden ve nasıl sağlanıyor olursa olsun bu para çarpık kapitalist işleyişin en önemli sorunu olan dolaşım sorununu çözmektedir. Söz konusu meblağ, bir şekilde kanallar arasında akıp dolaşmakta, havuzlara girip çıkmakta, düğüm noktaları oluşturup çözerek yoluna devam ederken genel bir canlılık sebebi olmaktadır.

Bu canlılık elbette dolaşımı kontrol edenler açısından büyük zenginlikler ve rantlar ifade etmektedir ama daha önemlisi aynı dolaşım canlılığı geniş kitleler için de psikolojik/sosyal bir anlam ifade etmektedir. Çünkü böylece sistem, ciğerlerindeki kansere rağmen dıştan bakıldığında damarları şişkin, kanlı canlı bir organizma gibi görünmekte ve bu “canlılık” büyük rant sahiplerine çıkar sağlarken, daha alt tabakalara ise yedekleyici bir “illizyon” biçiminde yansımaktadır.

  • İMDADA YETİŞEN ÇÖKÜŞ

Öte yanda reel sosyalizmin çöküşü tam da bu aşamada imdada yetişmiş ve bir yandan emperyalist sistemin moral trendini esaslı bir biçimde yukarı doğru çekerken diğer yandan da “Türki” dünyada ve İç Avrupa’da yeni “iş” imkânlarını -umulduğu kadar olmasa da- aralamıştır. Bütün bu altüst oluşlar içinde, “halk” dediğimiz o heterojen yığının ve onun tek tek tabakalarının, bireylerinin davranış biçimlerinin, düzenle kurdukları ilişkilerin -değişik düzeyler ve biçimlerde- etkilenmemesinin düşünülemeyeceğini söylemek istiyoruz. Uvriyerizm şampiyonları kuşkusuz çok öfkeleneceklerdir ama işçi sınıfını da derinden etkileyen bu yeni durumun, geçmişten farklı yedekleme ve pasifikasyon biçimleri yarattığını herhalde kabul etmek zorundayız. Yoksa, mevcut durgunluğu, yalnızca medyatik bombardıman, “çöküş”ün etkisi ya da baskı gibi sebepler aracılığıyla açıklayamayız; bu yalnızca zihinsel bir tembelliğin ifadesi olabilir.

Tabii ki bütün bunlar kolayca başarılamadı ve 60’lardaki gibi “sağlam” temellere de yaslanmıyordu. Ama “iyi talih” de yardım etti doğrusu, toplumsal dokuya yaygınlaştırılmak istenen yeni ideolojik form için, reel sosyalizmin çöküşü bulunmaz nimetti. Her şeyden önce Reel Sosyalizmin gürültülü çöküşünün, sokaktaki insan için ifade ettiği anlam ile devrimciler için ifade ettiği anlam arasında çok ciddi bir fark vardı. 70 yıllık işçi emeğimizin bir yıl gibi kısa bir sürede yerle bir olması, bizim için de moral bir çöküntü ve şaşkınlık anlamına geliyordu elbette. Ama öte yandan bu olay, yine de, bizim için, ortaya çözümlenmesi gereken yeni sorunlar çıkartan bir “sosyal olay”dı. “Yılgınlık”, “düş kırıklığı” gibi kavramlarımız vardı tabii, ama “niye böyle oldu”, “nasıl yeniden yürünebilir” gibi sorularımız da mevcuttu dağarcığımızda; “biz söylemiştik zaten” diyebiliyorduk, “çöken sosyalizm değildi ki” deyip kendimize iyi kötü yeni kapılar açabiliyorduk. Oysa “çöküş”, 90’lara gelinceye kadar zihni zaten yeterince örselenmiş olan sokaktaki insan için tam bir felaket anlamına geldi. Böylece çöken, mevcut düzenin, içinde yaşadığımız şu pislik yığınının “alternatifinin var olabileceği” fikriydi; topluca ve örgütlüce davranıldığında dünyanın değiştirilebileceği yolundaki belli belirsiz umuttu çöken.

Bütün aidiyet ilişkilerimize, himaye edici/onarıcı zeminlerimize rağmen bizim bile çok ciddi bir sarsıntıya uğramamıza neden olan karşı devrim dalgası, sokaktaki insanı -sadece bir biçimde sola yakın olan tabakaları değil, herkesi- korkunç bir yalnızlık ve yılgınlık içersindeyken yakaladığında, sonuç hiç sürpriz olmadı.

Postmodern filozofların erkenden yumurtladıkları “tarihin sonu geldi ve bütün kurtuluş felsefeleri tükendi” biçimindeki hikmet, sokakta karşılığını bulmakta zorlanmadı. Daha doğrusu, kamu fikrinin ve kamusal davranışın boşa düşmesi, sol için yeni yeni bir “tartışma” konusu haline gelirken, sokakta çoktandır yaşanan şeydi, gerçekti. Baskı aygıtını organize ederek kendisini kalıcılaştıran cunta döneminden başlayarak uygulamaya sokulan ekonomik mekanizmalar, böylece ilk mimarlarını bile şaşırtacak ölçüde geniş ve verimli bir zemin yakalamıştı. “Mevcut düzen içinde durumun idare edilebileceği” yolundaki illizyon, bu kez bir diğeriyle, “zaten başka bir alternatifin de bulunmadığı” yolundaki daha “sağlam” bir yanılsamayla birleşiyor ve katmerli bir politik pasifikasyonun nedeni oluyordu.

  • RASYONALİZM VE KONFORMİZM

Durumu anlamamızda yardımcı olabilecek bir başka anahtar kavram olan “rasyonalizm” de işte böyle bir büyük buluşma ortamında sürece damgasını vurdu. Dönemin esas eğilimi, vicdandan arındırılmış soğuk bir “akılcılık”tır. Bu atmosfer içinde Türkiye son on beş yılda, “vefa”, “özveri”, “sadakat”, “söze bağlılık” gibi “hayatı zorlaştıran” bütün kavramları silip süpüren bir zihniyet karşı-devrimini yaşadı. Hele “başkalarını düşünmek” kavramı, en tehlikelisi oydu ve ezilip un ufak edilmesi gerekiyordu; ezildi de.

Kapitalizmin dünya ölçeğinde yaşadığı iletişim sıçraması ve buna bağlı olarak olağanüstü düzeye ulaşan medyatik hegemonya da aynı sürece denk düştü ve şüphesiz her şeyi daha da kolaylaştırdı. Bir cunta kurumu olan YÖK de gerçek “ürün”lerini tam böyle bir “akıllanma” sürecinde vermeye başlıyordu. Türkiye’deki eğitim kalitesinin düştüğü yolundaki sol eleştiri bir bakıma çok haklı sayılmazdı. Bir başka noktadan bakıldığında aslında bunun tam tersi de söylenebilirdi. Eğitim sistemi, bir başka anlamda çok kaliteliydi; yeni bir yaşam alanına ve yeni vicdani problemlere adım atılan yer anlamında üniversiteler ortadan kaldırılırken, belki de ilk kez sistem açısından gerçek işlevine oturmuş oluyordu: İyi kalitede teknik eğitim! İçinden bütün etik ve vicdani unsurların ayıklandığı bir bilim, rasyonalite dini için eşi bulunmaz bir partnerdi ve bu ikisi bir üçüncü dostlarıyla buluşmakta gecikmediler: Konformizm…

“Körleştirme/ahmaklaştırma” saptamaları bu anlamda çok doğru değildi; tam tersine “gözü açık” ve “cin gibi akıllı” bir kitleyle karşı karşıyaydık. Çünkü burada sözkonusu olan, pislikleri, katliamları, yoksulluğu, vb. görmeme değil, görmekten kaçınma ya da gördüklerini “rasyonalizasyon” süzgecinden geçirerek sindirilebilir hale getirme eylemiydi; yeni insanın zihni böyle çalışıyordu. Üç adım ötede olup biteni “bilmeyen”, komşusunun boğazlanmasını “duymayan” insan tipi böyle bir dönemin ürünüydü. Buradan, “alt sınıflara doğru inildikçe daha iyi şeylerle karşılaşılacağı” sonucu da otomatik olarak çıkmıyordu; deformasyon ve çürüme, toplumu öyle derinden kesip geçmişti ki, orada da, en altta bile “kafayı çalıştırmak” ve “riske girmemek” altın kural haline gelmişti; ironik olarak “riske atacak varlıklara sahip olmayanlar” için bile geçerliydi rasyonalizmin soğuk mantığı.

Ve bu manzara, yeni liberalizmin sloganına cuk oturuyordu: Altta kalanın canı çıksın!

Aynı dönem, yeni ekonomik düzenin ve riyakâr rasyonalizmin gereksinmelerine uygun düşen yeni bir dindarlık biçiminin, deyim yerindeyse bir “Özal dini”nin biçimlendirildiğine de tanık olduk. Aslında bu çok da yeni bir şey değildi, oportünist dindarlık ve tersine takiyye (dine karşı takiyye) konusunda Özal, Menderes geleneğini devralmıştı. Yeni sömürge kalkınması yıllarında DP-AP tarafından yedeklenen ve bu gelişmenin hem payandası hem de en yağlı müşterisi olan Nur Cemaati deneyimi de yine Özal’ın birkaç adım gerisinde duran çok canlı bir deneyimdi. Böylece, çağın asıl dini olan, konformizme uyumlu hale getirilmiş ve içinden bütün vicdani/ahlaki unsurları ayıklanmış bu müslümanlık biçimi, monetarist yoldan yaratılmış yeni insan tipinin çok ciddi bir ideolojik dayanağı olmuştu.

Bunun bedeli, halkın “temsili demokrasi”yle olan bağlarının zayıflaması, bir tür umursamazlık içine gömülmesi ve merkeze büzüşmüş olan burjuva politikasının kimsenin %20’yi aşamadığı bir politik istikrarsızlığa kilitlenmesi gibi görünüyordu. Ama bu gerçek bir sıkıntı sayılmazdı aslında; “büyük atılımlara, reformlara izin vermeyen politik ortam”dan sık sık şikayet edilse de, bu yeni politik istikrarsızlık biçimi, devrimci bir sonuca yol açmayacak bir “çürüme” halinden kaynaklanmaktaydı artık ve ciddi bir tehlike içermiyordu. “Güvenliğin” ve hatta bütün bütüne siyasal işlevlerin ordu-polis gücüne, ekonominin de teknokratlara -ve işin kendi seyrine- bırakıldığı, üç ay hükümet olmasa kimsenin bunu farketmeyebileceği bir noktaya gelindiğinde, devlet umulduğundan da fazla küçülmüştü aslında, ama temsili bölümü bakımından… “Diğer” bölümü ise tarihte görülmemiş ölçüde güçlenmiş ve organize edilmişti süreç içersinde; üstelik sanıldığı kadar da birbiriyle hep kavga halinde olan “eşgüdümsüz” bir varlık çıkmamıştı ortaya; sonuçta MGK bünyesinde rasyonel bir işleyişe kavuşturulan, zaman zaman uçları törpülenip disipline edilen bir karışıklıktı bu.

Böylece varılan noktada, gündelik politika bakımından kim ne kadar mızmızlık ederse etsin aslında bir denge mekanizması yaratılmıştı: Bir yandan “politika” alanı üzerinde -ve bütünüyle günlük hayat üzerinde- her an her şeyi ezebilecek bir ağırlık oluşur ve alternatif arayışını daha en baştan boğarken, aynı ağırlık -onunla hesaplaşacak bir kuvvet mevcut olmadığı sürece!- toplumsal düzenin tek bir tuğlasının bile yerinden oynamayacağı fikrini pekiştirip halkın bilinçaltında bir saplantı haline getiriyor ve toplumsal muhalefetten kopuşu rasyonalize ediyordu.

Devlet kurumlarına olan güvenin tarih boyunca hiç olmadığı kadar zayıfladığı bir dönem yaşandığı halde, “yönetilenlerin” pekala “yönetilebildiği” bir durum, böyle bir yoldan yaratılabilmişti işte: “Yönetenlere” duyulan güvensizliği, “yönetilenlerin” kendi kendilerine duydukları güvensizlikle dengeleyerek…

  • ŞİDDETİN YENİDEN BİÇİMLENİŞİ: KONSANTRASYON

Çünkü bütün bunlar olup biterken bir yandan da devletin şiddet makinesi, cunta dönemiyle bile kıyaslanmayacak ölçüde büyütülüyor, organize ediliyor ve karmaşıklaştırılıyordu. Ama bu yalnızca şişkinlik anlamında nicel bir büyüme değildi; cunta döneminde kazanılan deneyimler ve “bir yerlerde” gerçekleştirilen üst düzey eğitimler “ilk mezunlarını” veriyor ve şiddet aygıtının ilk kez konsantrasyon gücü de artıyordu. Böylece aygıt, konsantre birimleri yoluyla eski kaba çalışma biçimlerinden kısmen sıyrılarak, muhalefetin çeşitli güçleri üzerinde gerektiği kadar güç uygulayabilecek bir rasyonel yoğunlaşmayı gerçekleştirebiliyordu. Artık örneğin Ziverbey Köşkü’nün tarihe karıştığı ve İlhan Selçuk gibilerinin rahatsız edilmeyeceği kesindi; Ali Sirmen ve diğer Barış Derneği üyeleri de öyle. Tabii ki “şarklı” tarzın kaba saldırganlığı aygıtın personelinin faşist ideolojiyle baştan donanmış olmasından ötürü ortadan kaldırılamadı ama burada amaçlanan ve kısmen de ulaşılan hedef önemliydi: Şiddetin ikiye bölünmesi ve solun marjinalizasyonu. Yani konsantre birimler aracılığıyla ve bizim sandığımızdan daha titizlikle depolanan bilgilerin yardımıyla “tehlikeli” uçların çıplak ve acımasız şiddetle ezilmesi ve diğer yanda olağanüstü kalabalığıyla, her köşede hazır ve nazır olan yapısıyla aygıtın yarattığı kısmen estetize edilmiş, bir “bilinç biçimi” halinde yerleştirilmiş baskı… İkincisi, sustuğunuz sürece ya da sistemi yalnızca lokal alanlarda sorgulayan bir üslupla konuştuğunuz sürece, kısacası “akılcı” davranışın sınırlarını aşmadıkça size dokunmayan (dokunmaması gereken – buna da pek güvenilmez doğrusu) ama dokunabileceğini bildiğiniz şiddettir. Böylece kendi silahlı düşmanlarını acımasızca ezen (bu bir meşru müdafaadır!) ama makul yurttaşlara yönelmeyen bir şiddet aygıtıyla karşı karşıya kalırız ve bu arada “neyin tehlikeli olduğunu” öğrenmiş (daha doğru bir deyimle, “sezmiş”) oluruz.

Örgüt evine gaddarlık, izinli gösteriye lacivert duvar baskısı! En azından teorik olarak öngördükleri buydu. Ama bu kadar da basit değildi tabii; aygıtın “tam konsantrasyon”u bozan, zaman zaman “makul-meşru” gösterilerin bile kana bulanmasına neden olan denetlenemez saldırganlığı, bir yanıyla genel planı aksatan, “hoş olmayan” bir durumdur; ama öte yandan aynı durum “istenilir” bir şeydir de. Çünkü bu “güvenilemez”, belirli bir denetim altında davranmıyormuş gibi görünen sınırsız saldırganlık, kimse için herhangi bir “garanti”nin mevcut olmadığını bize kanıtlar; böylece korku, daha pasifize edici olan bir başka “insanlık hali”ne dönüşür: Kaygı… “Anlık-olan”, artık “sürekli-olan”a dönüşür ve “rasyonel” davranışın, makul muhalefetin tam ölçüsü o kadar belirsizleşir ki, mümkün olan en geri noktada/mümkün olabilecek en tam “hareketsizlik” konumunda kalmak, tehlikeden tümüyle uzak durmanın “en sağlam” yolu haline gelir. Bu açıdan, aygıtı organize eden teorisyenlerin “batılı” planlarının pratikte “şarklı” yöntemlerle buluşması, bir aksaklık değil, tamamlanmadır aslında.(2)  Solun buna karşı tepkisi ise başlıca iki yoldan gelişti: Ya kendi üzerindeki “tehlikeli” imajını ortadan kaldırmak için şirinlik yaparak kitlelerin bulunduğu yere, merkeze doğru kaymak ya da otomatik bir meşruiyet varsayımıyla yapılan kör eylemlerle marjinalizasyon politikasına su taşımak ve merkeze kaçma eğilimini artırmak. Sonuçsa her durumda aynıydı: “mevcut düzen içersinde de durumun idare edilebileceği” illizyonuyla şaşırtılmış ve tepkileri kısmen dengelenmiş olan “iyi yurttaşlar”ın, ayrıca bu illizyonun dışına çıkmanın da tehlikeli olduğuna “ikna” edilmesi…

  • ULUSLARARASI İKNA: NAKLEN TERÖR

Hem yalnızca yerel aygıtlar ve faktörler aracılığıyla değil, uluslararası şiddet aygıtını da devreye sokarak gerçekleştirilen bir “ikna” söz konusuydu 1990’lara gelindiğinde. Kör/topal bir sosyalist blokun var olduğu bir dönemden “köpeksiz köy” düzenine geçilmesinin Türkiye açısından en simgesel ifadesi olan Körfez Savaşı, bu konuda gerçek bir dönüm noktasıdır. Emperyalist ittifakın ve YDD denilen şeyin dünya üzerinde yeni egemenliği, başka hiçbir olayda Türkiye insanı için bu denli somut olarak kendisini ortaya koymamıştır ve başka hiçbir olay yukarıdaki bölümlerde reel sosyalizmin çöküşü üzerine söylediklerimizi (olayın sol üzerindeki etkileri ile sokaktaki insan üzerindeki etkilerinin farklı farklı olması) bu kadar açık biçimde kanıtlamamaktadır. Dünyanın bu ilk “naklen” savaşı, sol için konjonktürel çözümlemeler ve “nasıl karşı çıkılabilir, hangi eylemler yapılabilir” gibi sorular bakımından bir anlam ifade ederken, her sosyal tabakadan Türkiye insanı üzerindeki etkisi tam bir felaketti. Göstere göstere yapılan bu operasyon (ya da şov!) herşeyden önce sokaktaki insanın, insan olarak kendisine güven duygusunu sıfır noktasına dek çekti, insanların kendilerini bir böcek kadar değersiz ve güçsüz hissettiği günlerdi o günler. Kimsenin engelleyemediği, kimseyi umursamayan bir güç vardır karşımızda ve bu güç bir ülkeyi (bu ülkeyi kanlı bir zalimin yönetmesi burada ikincil bir sorundur) parmağıyla ezebilmektedir; dolayısıyla onun zararlı ilan ettiği başka herhangi bir girişimin de ezilmesi mukadderdir! İşte sonuç buydu tek insan açısından.

Böylece, önceki paragrafın sonunda birbirine bağladığımız zincirin halkalarına (“mevcut düzen içinde durum idare edilebilir” ve “yeni bir alternatif arayışı tehlikelidir”) bu kez bir yenisi eklenmekteydi: Bir başka alternatif dünyanın şartları bakımından imkânsızdır da! Bizim dolayımlı ve karmaşık olan soyutlama dünyamızın tersine, tek aşamalı ve basit işleyen sokaktaki insanın soyutlamasında varılan kaçınılmaz sonuç buydu: Sistem, kendi dışında yapılacak bir denemeyi boğabilmektedir. Akıllı ol ve tehlikeden sakın! Bizim üzerine sayfalarca süren çözümlemeler yaptığımız YDD olgusunun, günlük hayattaki somut karşılığı işte buydu.

  • AB SÜRECİ BELİRLEYİCİ Mİ

Aslında tam anlamıyla “bıçak sırtında” gerçekleştirilen bu operasyonun başarısı bir tür ‘kader’miydi, bu tartışılır tabii ama 90’ların sonunda yaşadıklarımızın yaklaşık olarak böyle bir şey olduğu açıktır. Ve yine görülmektedir ki, karşı karşıya olduğumuz şey, AB süreciyle ilgili bir durum değil, çok önceden başlamış bir operasyonun devam halkalarıdır. Oligarşi, solun halihazırdaki geriye kayma halinden yararlanarak bu gerilemeyi kalıcılaştırmaya çalışmakta, bunun için şiddet aygıtını teknik kapasite ve gaddarlık bakımından yetkinleştirirken, doğrudan şiddetten ‘muaf’ tutulacak kesimleri çoğaltmakta, daha doğrusu aygıtı Orwellvari bir biçimde bütün toplumsal tabakalar üstüne yayarken, asıl alternatif güç olan “sokaktaki sol”u tam boy hedef olarak belirlemektedir. Bu ayrım artık yeterince nettir ve zaten net olarak algılanması da oligarşi tarafından istenmektedir.

Politika merkezde yapılacak! Asli kural budur ve bunu bozma yönündeki her girişim, karşısında medyatik linç de dahil olmak üzere şiddetin değişik dozlarını bulmaktadır. Eski solcu köşe yazarlarının Clinton yalakalıkları, bu bakımdan fazla tedbirliliktir aslında; çünkü bundan biraz fazlasına da izin vardır. İzin verilen sınırın bittiği yer ise, düzenin merkezi kurumlarının sorgulanması, daha doğrusu bu sorgulamanın radikal bir tarzda yapılmasıdır. Bu, Vatan Caddesi’ndeki sorgu hücreleriyle “normal” polis memuru arasına, gerçekte mevcut olmayan, göstermelik bir ayrım noktası konulması anlamına gelmektedir. Yani eğer istemezseniz, yalnızca ikincisinin “normal” hoyratlığı ile (ne de olsa sert bir meslek!) karşılaşmakla yetinebilir, muhalifliğinizin dozunu, birinciyle hiç tanışmayacağınız bir noktada tutabilirsiniz.

Bu anlamda sivil toplum örgütleri de, “memlekete faideli”, kurumlardır, “demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları”dırlar; yeter ki devrimci alternatiflerin etki yörüngesi altında kalarak merkezi işleyişi zaafa düşürecek bir düzeye ulaşmasınlar. Basın iyidir, bütün ihalelere burnunu sokabilir, ordununkiler hariç… Çetelerin araştırılması iyidir, bütün araştırmaların bir karanlıkta boğulması ve esas oğlanların hiç zarar görmemesi koşuluyla… vb.. vb..

Kısacası TV haberciliği alanında uğur Dündar’ın açmış olduğu çığır (sucuk imalathanelerine baskın, Pınar-Maret’e övgü; bankerlere saldırı, bankalara koşulsuz güven; yolsuzluk yapan kötü işadamlarına lanet, tarihin en büyük hırsızlığı olan “artı-değer” hırsızlığının faillerine dalkavukluk…), bugün politik muhalefetin şiddetten azade biçiminin de temel kurallarını oluşturmaktadır ve bu sınırın gitgide daha kalın çizgilerle vurgulanacağı kesindir. Bu arada birtakım insanlar “düşüncelerinden ötürü” hâlâ cezaevlerinde tutuluyorlarsa, şüphesiz bu da güncel bir ihtiyaçtır; çünkü onlar da sınır çizgisinin öte yakasının işaretlenmesi için gereklidirler…

  • ZİHİNLERİN EĞİTİMİ VE LACİVERT DUVARLAR

Aynı politikanın sokaktaki yansıması ise daha karmaşıktır. Yalnızca fiziksel varlık anlamında değil, beyinlere dek uzanan bir psikolojik etki anlamında da varlığını duyuran şiddet, sokakta da genel olarak gitgide daha “uygar” bir noktaya çekilmekte, gösteri dağıtılırken “vurmayın!” komutları daha sık duyulmakta, böylece devrimci alternatif arayışını anında ezebilecek kadar güçlü olan ve bu güce sahip olduğu için az şiddet uygulayan bir devlet imajı yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Sopa, coplama, “itekleme” gibi farklı şiddet dozlarının -duruma göre- dönüşümlü kullanımı ama mümkün olan hallerde sonuncusunun tercih edilmesi, daha yüksek dozların uygulanmasının pekala mümkün olduğu konusundaki toplumsal bellek kayıtlarından güç alan bir uygulamadır. Yani siz, o an için yalnızca taciz edilerek “dağıtılıyor” olsanız da, işlerin büyümesi halinde karşınızdaki gücün rahatlıkla silah kullanabileceğini bilirsiniz; bu, anılarınıza yerleşmiş görüntülerde kesin olarak kayıtlıdır. İzmir’deki son Serkan Eroğlu anmasının TV görüntüleri, Güney Kore tarzında başlayan (göstericilerin basınçlı su altında adım adım kalkanlara doğru ilerlemesi) ve “Türk usulü” (sopayla dövme ve yerlerde sürükleyerek gözaltına alma) devam eden bir gösterinin tipik örneğini verir; hem göstericiler hem de haberi izleyenler, “makul” nokta aşıldığında ellerin tetiğe gidebileceği konusunda bir şüphe duymazlar, şüphe duymamaları daha önceden garantiye alınmıştır.

Bellek kayıtlarını canlı tutmak ve sık sık yenilemek! Bu, artık bütün yaşadıklarımızı çift uçlu bıçaklar haline sokar, görünenlerin hep bir arka yüzü de vardır. “Özel televizyonların kırk yılda bir yaptığı dürüst habercilik” diye bazen bizim de safça alkışladığımız şu “polis şiddeti” görüntüleri böyle bir “kaygıyı besleme” amacına da yöneliktir örneğin; tehlikenin sınırı ve ölçü tanımazlığı, ne kadar sıradan olaylarda bile vahşet noktasına erişebildiği bize hatırlatılır: En iyisi evde oturmaktır, en garantilisi odur! Aynı şey bir noktadan bakarak “polis şiddetinin teşhiri” olarak algılayabileceğimiz “Manisalı çocuklar” skandalında da geçerlidir; devrimci hareketin ciddi bir güven unsuru olamadığı koşullarda bu görüntüler, aslında sola açık ailelere yönelik net bir mesaj da taşımaktadır: Çocuklarınızı ezdirmeyin! (3)

Aynı şekilde, en basit mitinglere dahi göstericilerin fiziksel gücü ile orantılı olmayan bir lacivert güç yığılması, esas olarak bir “tedbirlilik” belirtisi değil, hayatında bir kez olsun bir sokak eyleminden ‘döverek’ çıkmamış, hep ‘dövülmüş’ olan yeni devrimci kuşağın ruhunun ezilmesi amacına yönelik bir operasyondur. 89 1 Mayısı’nın -M. Akif’in ölümüne rağmen- dirençli görünen kitlesi ile miting dönüşlerinde “polis bizden daha çoktu yahu” diye şakalaşan bugünkü ezik kitle arasındaki fark, şüphesiz yukarıdaki merhalelerden geçilerek oluşturulmuş olmalıdır.

İzinli mitingler böyle bir politikayla terörize edilir ve ‘olgunlaşma’ya(!) doğru yönlendirilirken, devrimci güçlerin diğer meşru eylemleri ise (basın açıklamaları, vb.) “erken müdahale” tarzıyla baştan engellenmektedir; “basın açıklaması yapan kitlenin dağıtılıp gözaltına alınması” değil, “en baştan müdahale edilerek eylemin fiilen yaptırılmaması” biçiminde uygulanan politika, herhangi bir polis şefinin özel inisiyatifiyle gerçekleştirilmemektedir. Devrimci gücün bir araya gelip değerler ürettiği, güven yarattığı her zeminin engellenmesi şiddetin yeni konsantrasyonunun esas hedefidir; başka bir açıdan bakıldığında “yaşlı kadınların acılarını ifade etmesi” olarak algılanabilecek Cumartesi eyleminin sistematik şiddetle boğulması, tam da bu bakımdan önemlidir. Çünkü o eylem ya da benzerleri, devrimci kitle hareketinin tutunma ve başka eylemleri üretme noktası olarak algılanmaktadır.

Aygıt, devrimci güçlerin eylem tarzlarının sıkışıp daraldığını-ki bu, o güçlerin kendi yaratıcı kapasitelerini kullanmaktan vazgeçmiş olmalarından da kaynaklanmaktadır- ve bu dar alanların da kontrol edilmesinin mümkün olduğunu bilmektedir.

Kendi bağımsız gündeminden çoktandır vazgeçerek sistem tarafından yaratılan gündem maddelerine eklemlenen, onlara tepki üretme biçimindeki nesnelci bir politikaya saplanan sol, böylece en zayıf yanını da aygıta açmış, kendisini daraltılabilir hale getirmiştir. “Siyasi gerçekleri açıklama” eyleminin, olguların yönünü değiştirme biçiminde değil de, olup bitenlerin sol terminolojiyle izahı olarak anlaşılması, sonuçta bu izahın da imkânsızlaşması noktasına gelip dayanmıştır.

Sistemin zor aygıtı, yeterince iyi bir hazırlıkla, artık iyice daralmış olan bu eylem alanlarını aşırı bir şiddete başvurmadan da daraltabileceğini, kitleselleşme filizlerinin daha en baştan kırılabileceğini keşfetmiş görünmektedir.

  • KOMPLEKSE GİRMEDEN VE AÇIKÇA

Bir yanlış anlamaya yol açmamak için açıkça söylemek gerekiyor: “uçları ezme, ortadakileri pasifize etme” politikası, bu “uç”ların, yani devrimci hareketlerin bugün ve şu anda düzen için büyük bir tehlike yaratıyor olmasından kaynaklanmıyor. Yani bu “uç”lar aslında şu an itibarıyla katlanılabilir muhalefet dozuna denk düşen bir tolerasyon çizgisini aşabilmekte değillerdir, bu anlamda yoğun bir şiddet gösterisiyle sık sık ezilmeleri, -maalesef- onların kendi fiziki varlıklarının yarattığı tehlikeden kaynaklanmıyor.

Sistem için önemli olan, bu yolun, böyle bir gelişme imkanının tıkanması, mevcut yapıların bir biçimde gelişebilme ihtimallerinin ortadan kaldırılması, geriye kayma halinin kalıcılaştırılmasıdır. Teorik olarak öngördükleri şey, “sıfır muhalefet” düzeyi değil, Avrupa’da örnekleri sık görülen türden “yaygın ama iktidar perspektifine sahip olmayan” bir sol yaratmaktır. Yani, yapılan şey, bir tür “trafik levhaları yerleştirme” işlemidir, “girilmez yollar” ve “hatalı sollamalar” konusunda yapılan uyarılar, bir yandan kasten gereğinden fazla gaddarca uygulanan şiddetin imgeleriyle desteklenmekte, öte yandan “makul” ölçüleri aşmayan bir muhaliflik biçimi, aynı şiddetin estetize edilmiş biçimleriyle “tavsiye” edilmektedir. En önemli levhada ise şöyle yazmaktadır şüphesiz: “Akıllı ol!”(4)

Kısacası, korkulan şey, devrimci güçlerin şu andaki hali değil, içinde taşıdığı gelişme potansiyelidir.

  • SÖKER Mİ SÖKMEZ Mİ?

Gelinen noktada yaşadığımız şey, artık AB için yapılan basit “şirinlik” numaralarıyla açıklanamaz ve yayınlanan genelgeler filan da salt “göstermelik” önlemler olarak anlaşılamaz. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “kibarlık” genelgelerinden “insan hakları düzenlemeleri”ne ve 2000 yılı enflasyon hedeflerine kadar bütün yeni “hamle”ler, içinde hem riyakarlığı hem de gerçek bir dönüşüm isteğini barındırmaktadır. Açıkçası, olan şudur: Oligarşi, kendi konum ve birikiminin de artık farkına vararak ve biraz da bu farkına varıştan ötürü kendini dayatarak AB kapısına gelmiş, bu noktada devrimci güçleri tasfiye etmeyi de içeren -sosyal zemini çok zayıf- bir planı önüne koymuştur. Daha doğrusu, yaklaşık 20 yıldır uygulamaya çalıştığı politikayı özlenen sonuçlarına ulaştırmak için koşulların olgunlaştığını düşünmektedir. Türkiye’deki kurumsal faşizm, yeni bir aşamaya sıçramak, kendisine yeni bir form yaratmak niyetindedir.

Şüphesiz bu, sosyal zeminleri çok zayıf bir politikadır. Düzenin sahipleri, başına bir kaza bela gelmeden şu üç-beş yıllık süreci atlatabileceklerini, bu süreçte ekonomik durumun -sağlanacak dış desteklerle- çatırdamadan dayanabileceğini ummaktadırlar. Ve elbette, bunu tasarlarken asıl güvendikleri unsur, ezilen sınıfların örgütsüzlüğü ve devrimci güçlerin zayıflığıdır. Ezilen sınıfların istemleriyle iktisadın verebilecekleri arasındaki açı, onların örgütsüzlüğüne/güçsüzlüğüne dayanılarak kapatılmaya çalışılacak, medyatik/ideolojik bombardıman yoluyla desteklenecek bu politikanın yetmediği noktalarda da, konsantre edilmiş şiddet kalıplarıyla “çizmenin boyu” hatırlatılacaktır. Bu tasarımın, modeller ve denklemler üzerinden çalışma alışkanlığında olan IMF teknisyenlerinin hesaplamadığı potansiyeller ve riskler barındırdığı biliniyor.

Yeni ekonomik düzenin, zaman zaman taşınması çok zorlaşan bir spekülatif para hareketleri atmosferine dayanması, siyasi yolsuzluk ve ahlaksızlıkların bir havuz problemindeki gibi dolup dolup boşalması, politik kadroların kitlelerden “özveri” isteyebilecek itibar ve sempatiden uzak olmaları gibi bir dizi unsur önümüzdeki süreci biçimlendirecek ve şiddetin “daraltılması” konusundaki tasarımları bir çok noktasından zorlayabilecektir.

Ancak, bütün bu risklerin, devrimci bir müdahale olmaksızın ciddi sonuçlar yaratması kesinlikle beklenmemeli, “kitlelerin tepkisi” dediğimiz şeyin, kendi başına bir seyir izlediğinde çürümeye, hatta kendi karşıtına dönüşmeye eğilimli olduğu da bilinmelidir. Gelinen noktada, solun klasik “…………sökmeyecek!” klişesinin fena halde anlamsızlaştığı açık bir gerçektir. Bu tür lafların düpedüz determinist bir yaklaşımla binlerce kez tekrarlanması ciddi hiç bir sonuca yol açmamakta ve bizim müdahale etmediğimiz her şeyin bal gibi “sökeceği” her gün daha fazla açığa çıkmaktadır.

  • “BU ABLUKA” HAKİKATEN DAĞITILABİLİR Mİ?

Şimdi artık yeniden en başa, Galatasaray’ın önündeki öykümüze dönebilir ve kitle hareketinin önündeki sorunlara bakabiliriz.

Çok açıkça ve altını çizerek söylüyoruz: Biz, kitle hareketindeki tıkanmanın, kitle hareketinin kendi iç imkânlarıyla tamamen aşılabileceği inancında değiliz. Politik yaklaşımımızın özü gereği biz, bu tıkanma ve düşüşün kaynağındaki atmosferin, merkezi ve bütünsel bir müdahaleyle sarsıntıya uğratılabileceğini, bu müdahalenin tarzı konusunda da 71 pratiğinin çok iyi örnekler içerdiğini düşünüyoruz.

Kitle hareketinin büyümesinin, bugünkü tıkanmanın aşılmasının yolunun nesnelci-tepkici bir siyasi tarzdan değil, sürece 71 tarzıyla müdahale eden bir gücün kendi gündemini -ve kendisini- sürece dayatmasından geçtiğine inanıyoruz. Bu, bizim açımızdan yeterince açık ve kendimizi böyle bir müdahale için birikim yaratma noktasında saydığımız da aynı ölçüde net.

Ama bugünün yakıcı ve ertelenemez sorunu olarak kitle hareketindeki gerilemeye baktığımızda -ki bu hareket sözünü ettiğimiz müdahalenin unsurlarının da yetişme alanıdır şüphesiz- onun kendi çerçevesi içinde de yapılabilecek/eleştirilebilecek şeylerin olduğunu görüyoruz. Bu sorun, yukarıda altını çizdiğimiz temel problemden tabii ki tam ayrılamıyor, hatta o problemle ilgili tartışmanın hangi yanında durulduğu da güncel sorunla ilgili konuşulurken bir anlam ifade ediyor; düzen tarafından üretilmekte olan gündem maddeleri üzerine kurulu bir “tepkici” tarzı seçmişseniz örneğin, tutumunuz da farklı oluyor, vb., vb.

Ama bütün bunların ötesinde -ve bütün bunlara çok bağlı olan- şeyler de var. 90’lı yıllara gelinirken ’71 sürecine hakim olan bütünlüklü bakış açısının, merkezi müdahale anlayışının zayıflamasına bağlı olarak ortaya çıkan yerelci (hem fiziksel hem de politik-ideolojik anlamda yerelci) siyaset yapma tarzının solda neleri törpülediği bugün daha iyi görülebiliyor.

“Sokak zekâsı” da denilebilecek bir yetkinliğin 90’lı yıllarda oldukça zayıflamış olması bunlardan biridir. Gerçekten de ’68 ortamında bulunmuş olanların sık sık dile getirdiği Gezmiş tarzı, zaman içersinde seviye kaybetmiş, düz davranışlar bütün solda daha çok egemen hale gelmiştir. Şiddet aygıtına yanlış yönelimler vermekten, umulmadık noktalardan eylem başlatmaya kadar bir çok basit “numara” içeren -ama meşruiyetten de hiç kopmayan- bu tarzdan gele gele geldiğimiz yer, kendimizi basitçe öne sürdüğümüz “av” alanlarıdır. Çok fazla öteye gitmeden ’98 ve ’97 yılının 1 Mayıs’larında yaşananları hatırlamak bile yeterlidir. ’98 yılının 1 Mayısı’nda vadiden çok çukura benzeyen Abide-i Hürriyet yolu üzerinde bekleyen kitleyle polisin yaklaşık kırk dakika süren karşılıklı konumlanışı ve nihayet harekete geçen lacivert blokun saldırısıyla birlikte başlayan düzensiz durum, adeta bir yıl önce, 97’de bir başka devrimci hareketin yaptığının aynen tekrarı gibidir. Sonradan ara sokaklarda, Okmeydanı’na doğru neler olup bittiği konusunda rivayetler muhteliftir. Ama burada asıl önemli olan, hatırı sayılır kalabalığa sahip güçlerin son derece kötü bir zeminde saldırıyı sabırla beklemesi, hatta kışkırtması ve nihayet sonuçlarına katlanmasıdır. Sonradan üretilmiş hiçbir kahramanlık efsanesi, doğru bile olsa, bu tuhaflığı anlamamıza yardımcı olmaz.

Ama bundan daha önemlisi, yasal izinli 1 Mayıs’ların başlangıcı olan 1992’den beri her yıl alana hiç küçümsenmeyecek bir güç taşıyabilen -hatta bazı yıllarda sendikaları kitlesel bakımdan sollayan- devrimci güçlerin, ellerindeki bu kuvvetle Abide-i Hürriyet çukurundan başka bir alternatifi düşünmemeleridir. Yanlış anlaşılmaması için vurgulamak gerekiyor; burada önerilen, merkezi gösterinin yapıldığı yeri ve o girişimi terketmek değil. Sözünü ettiğimiz problem, solun -ya da onun kendi aralarında en çok anlaşabilen kesimlerinin- örneğin merkezi gösteriden sonra ya da çok ayrı bir yerde daha bağımsız bir şey yapmayı düşünmemiş olmalarıdır. Böyle bir kitle gücüne sahip olunduğu halde, Abide-i Hürriyet’in o günün tek menüsüymüş gibi algılanmasıdır. Bu anlamda 98’de Perpa önünde oluşturulan “alternatif kürsü”nün bütün eksikliklerine rağmen iyi bir girişim olduğu söylenebilir; ama şüphesiz kötü bir zeminde yapılan bu işin uzun süre yaşamasının, ön taraftaki vadide kitle tarafından bloke edilmiş olan polisin gecikmesiyle de ilgili olduğunu unutmadan… Ama, bugünden bakınca daha iyi görülebiliyor: aynı “kürsü” güçleri, kitleyi orada dağıtıp sözgelimi iki saat sonra Beyazıt, Okmeydanı, Bağcılar, vb. gibi bir başka zemin yakalamayı düşünmemişlerdir. Öyle anlaşılmaktadır ki, 70’li yıllardan bu yana “dağılıp-toplanma” konusundaki refleksleri hayli zayıflamış olan devrimci hareketler, böyle bir işin mümkün ve güvenlikli olabileceğini düşünmemişlerdir. Sırf örnek olsun diye söylüyoruz, sol, hiçbir 1 Mayıs’ta, sözgelimi 77 katliamında ölenlerden biri ya da birkaçının mezarını saptayıp orada umulmadık, şaşırtıcı bir kitlesel eylem düşünmüş değildir. Bu, hemen anlaşılacağı gibi, solun genel kitlesi içindeki bir “cesaret eksikliği”nden kaynaklanmamaktadır. Tam tersine kitle böyle şeylere hasrettir ve hazırdır. Ama bu, yine de düşünülmemekte ya da kitlenin bu biçimde organize edilmesinin ve konsiprasyonun sağlanmasının imkânsız olduğu sanılmaktadır.  “Sınıftan kopmama” itirazı burada geçerli değildir; çünkü, her şeyden önce böyle bir tarz merkezi gösteriyi reddetmemektedir. İkincisi ve daha önemlisi de, (özellikle 96-97-98 Mayısları dikkate alınırsa) alana gelen devrimci güçler hiç de öyle yalnızca öğrencilerden filan oluşmamaktadır; yani sendika pankartı altında olanları sınıf, geriye kalanları küçük burjuva sürüsü olarak tanımlamak ne akla ne de reel duruma uygundur. Esas sorun, başka bir tarzı düşünmemek, daha doğrusu, yapılabileceğine inanmamaktır.

Aynı şey belki öğrenci hareketi için de geçerlidir. Gençlikteki politik seviyenin son yıllardaki düşüşüyle bağlantılı olarak, bir meseleyi karara bağlayana kadar “sağır sultan”ı bile -zaten pek derin olmayan- uykusundan uyandıran gençlik hareketi, böylece şaşırtıcı bir şey yapma imkanını daha baştan yitirmektedir.

Bu refleks zayıflığının güncel sonucu ise, Clinton günlerindeki felç halidir. Dikkat edilirse, burada yapmaya çalıştığımız eleştiri, A ya da B eylemiyle, X ya da Y siyasi hareketiyle ilgili değildir. Tek tek örneklerin yüzeyinden daha derinde bir yerde bulunan sorun, devrimci kitle hareketinin özgün yeteneklerinin ve bir anlamda da iç güveninin zayıflamış olmasıdır. Devrimci güçlerin -hiç değilse bir bölümünün- zekice hazırlanmış bir tasarımla Clinton önlemlerini aşıp aşamayacağı teknik bir sorundur belki, ama bunun yolunu aramamak, oturup bu konuda kafa patlatmamak daha ayrı bir sorundur.

  • ULUCANLAR…. ULUCANLAR

Aynı ölçüde önemli bir başka sorun da, meşruiyet konusundaki karışıklıkla ilgilidir. Özellikle son bir yıl içersinde “basın açıklaması” çerçevesine sıkışan sol, yukarıda anlatmaya çalıştığımız politikaların sonuçlarıyla sık sık karşılaşmış ve çoğu durumda “maksada vasıl olmayan teşebbüsler”le yetinmek zorunda kalmıştır. Yine vurgulamakta yarar var, yasal ve meşru bir zemin olan “basın açıklaması”, kesinlikle önemlidir ve asla terkedilmemelidir. Ama, “erken müdahale” politikasına karşı hiçbir çözüm üretmeyen, polisi “toplanmış ve açıklamaya başlamış bir kalabalığı dağıtma/gözaltına alma” zahmetine sokmak yerine, “henüz toplanmaya çalışan tek tek insanları avlama” rahatlığına kavuşturan bir tarzı da anlamak mümkün değildir. Değildir; çünkü böylece asıl amaç olan basın açıklaması da fiilen yapılamamakta, bu durum da konuyla ilgili kesimlerde ciddi bir moral bozukluğu yaratmaktadır.

Cumartesi eylemi gibi “gelenekler” yaratmayı düşünen, bu yüzden de her şeyin göstere göstere, “baskıyı göğüsleye göğüsleye” yapılması gerektiğini düşünen kesimlerin esas görmediği ise işte bu moral olumsuzluktur. Yani, bir basın açıklamasının meşruluğu ile onun organize edilmesinde -kendimizi “av” haline getirmeyecek- yaratıcı yollar bulunması arasında sanki bir çelişki varmış gibi davranmak, sonuçta olayın bütününü sakatlamaktadır. Çünkü, “yasal zemini genişletme” takıntısıyla davranan bu tarzla yüründüğünde, netice olarak hiçbir şey yapılamamakta, konsantre şiddetin yarattığı ortamda bir boğuntu yaşanmaktadır.

Bu bakımdan ulucanlar süreci çok tipiktir. Sorunun gerçek sahibi olduğu halde, sürecin merkezini gereğinden çok fazla İHD’ye kaydıran (ve bu arada İHD’yi de kendi zemini bakımından zorlayan) sol, kendi içinde bir araya gelip, hem basın açıklaması yasallığından ayrılmayan hem de yaratıcı yöntemlerle bu basın açıklamasının yapılabilmesini mümkün kılan bir yol bulamamıştır. Kitleselliği azaltmama, eylemi daraltmama kaygısı burada hakiki bir gerekçe değildir. Değildir, çünkü, böylece aslında gelecek eylemler için gerekli olan moral unsur sakatlanmakta, bir anlamda kitle hareketinin geleceği daraltılmaktadır. Gözaltıyı ve hatta çatışmayı da göze alarak belirtilen yere gelen insanlar, bir türlü yapılamayan basın açıklamalarının yeni (ve artık usandırıcı) bir örneğiyle karşılaşmakta, bir araya gelmiş insanların yaşadığı o doğal dayanışma ve aidiyet duygusunu yaşamaya fırsat bulamadan, daha ortada hiçbir şey yokken avlanmaktadır ki, böylece aslında konsantre şiddet politikası da asli amacına, kitleselleşmenin köreltilmesi hedefine ulaşmaktadır.

Kısacası, yapılamayan eylem, kendi medyatik/genel amacına ulaşamadığı gibi, ona katılanların pratik eğitimini de sakatlamaktadır. Böylece, “yasallığı göğüsleme” mantığı, kendi karşıtına, aygıt tarafından “göğüslenip püskürtülerek” etkisiz kılınma sonucuna dönüşmektedir. Ortaya “artı” çıkmazken, “nötr” durumu bile oluşmamakta, bizim hanemize yazılan yalnızca “eksi” olmaktadır.

Sonuçta olan ise, 10 yiğit insanın katline tepki gösterememiş olmanın ezikliğiyle yaşayan devrimci sempatizanların -hangi siyasi hareketten olursa olsun- ruhlarının yaralanmasıdır. Oysa, beşyüz gözaltıyla bile sonuçlansa, yapılabilmiş bir basın açıklaması, bu yarayı kısmen onarabilirdi.

Aynı şey, şüphesiz Şeyda Gergin olayı için de söylenebilir. Bu olay da, zaten yoğun bir marjinalite duygusunu yaşayan devrimci sempatizan kitlesinin içinde bir şeyleri yaralamıştır. Yapılan şeyin iğrençliğiyle gösterilebilen tepkinin zayıflığı arasındaki dengesizlik, açıkça moral bozucu bir etki yaratmıştır. Şüphesiz bu etkinin kolayca giderilebileceğini söylemek mümkün değildir ama yine de başarıya ulaşmış bir basın açıklaması bile o süreçte çok önemliydi.

Bütün bunların ve “yasallığı göğüsleme eğilimi”nin AB süreciyle başlayan “demokrasi umutları”ndan kaynaklandığını söyleyebilmek için yeterli verilere sahip değiliz. Şüphesiz hiçkimse böyle bir ifade kullanmamakta ve muhtemelen de böyle düşünmemektedir; bu ülkede yaşayan devrimcilerin bu kadar saf olabileceğine ihtimal veremeyiz doğrusu. Ama yine de, Kürt hareketinin “diplomasi” girişimlerinin bazı başarılı örneklerinin etkisiyle, son yıllarda Türkiye’de “Avrupa baskısı” ya da “gözlemci heyetlerinin hazırladığı raporlar” gibi unsurların İHD gibi kurumlar üzerinden sola taşındığı herhalde inkâr edilemez bir gerçektir.

Ama bu derin etkinin ötesinde, şüphesiz asıl sorun nesnelci siyaset yapma biçiminin gelip “yasal alanı genişletme” noktasına dayanması ve işin kötüsü orada da tıkanıp kalmasıdır. İşin kötüsü budur; çünkü gerçekten kitle hareketinde gerilemenin aşılması bakımından bir işe yarasa, bütün politik itirazlarımızı saklı tutarak yine de anlamaya çalışacağımız bu çizgi, maalesef sorunun çözülmesine de hizmet etmemektedir.

  • SONUÇ OLARAK

Sonuç olarak söylenebilecekler, aslında yazının bütünü içersinde mevcuttur. Devrimci kitle hareketi, bir bütün olarak tehlike altında, hatta içindedir. Bu riskin nasıl yok edilebileceği konusundaki devrim stratejisi gibi noktalara denk düşen asli tartışma şüphesiz çok önemlidir ve bu konuda altını çizerek söylediklerimiz, bizim açımızdan yakıcı önemini korumaktadır. Ama o tartışma bir yana bırakıldığında bile bugün yapılması mümkün olanlar konusunda oturup düşünmeye, durumu yeniden değerlendirmeye ihtiyacımız vardır. Çünkü, devrimci harekete taze kan taşıyan bir unsur olarak kitle hareketine ihtiyacımız vardır.

Hem yasal-meşru zeminleri muhafaza etmenin/genişletmenin hem de yaratıcı yollarla bu zeminleri, güvenlikli-işlevli hale getirmenin yolları vardır, bunların bulunması mümkündür. Mümkündür ve acildir; çünkü durum, 90’lı yılların sonunda en önemli problemimiz olan moral problemiyle ilgilidir. Son zamanlarda gitgide daha fazla içine kapanma eğilimi gösteren ve biraz da sonuç alınmayan şu eziyetli toplantılardan bezmiş olan sol güçler, bu ruh halini aşarak konu üzerine yeniden düşünmeye başlamalıdırlar. En azından yaklaşan 1 Mayıs, bu bakımdan zorlayıcı bir tarih olarak kabul edilmelidir. Çözüm vardır, bizim işimiz onu bulmaktır. Ve herhalde şu varsayım, düşünüp tartışmaya başlamak için yeterli bir zemindir: Devrimci güçler, asla karşıtlarından daha az zeki değildirler.

Bu yazı 2000 0cak-Şubat Tarihinde Barikat dergisinde yayınlanmıştır.


  • DİPNOTLAR

(1) Barikat’ın eski sayılarında az çok işlenmiş bulunan bu konuyu burada özel olarak ele almıyoruz.

(2) Üstelik, dönem boyunca süren savaşın “kaynak israfı” anlamına geldiği yolundaki iddia da epey şüpheliydi. Bu söylem “barış” için bir argüman olarak düşünülse bile, harcamanın tamamen geriye dönüşsüz olduğunu söylemek pek akıllıca değildi. Koruculardan resmi görevlilere kadar devasa bir makinenin maaşları, giderleri, silah alımları için ayrılan kaynaklar, vb. gibi bir dizi harcama kaleminin bölgede zamanla oluşan sektörler tarafından geri “tahsil” edildiği, klasik deyimle “savaş ağaları”nın mantar gibi türediği artık bilinmeyen şeyler değil. Ayrıca silahlanmanın sektörel bir canlanma yarattığı da biliniyor.

(3) Elbette öyle çok komplocu bir bakış açısına sahip değiliz. Bütün bunların tamamen tasarlanmış şeyler olduğunu söylemiyoruz. Ama netice olarak olayların seyri budur.

(4) Ahmet İnsel gibiler tarafından “garantisi” verilen “akıllı” sosyalist tipi, giderek daha arzulanır bir tip olmaktadır ve önümüzdeki günlerde ÖDP gibi yapılanmalarda bu çağrıların karşılık bulması muhtemel gözükmektedir. Ayrıca, böyle bir çerçeveye sığmayı reddeden devrimci hareketlerin İmralı tarafından da “kavrayışsızlık” ve “provokatörlük”le suçlanması kimseyi şaşırtmayacaktır.

image_pdf

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.