Faik Bulut: Lübnan’daki hükümeti Fransa-ABD tayin etti

0 170
image_pdf

Lübnan’da son dönemde yaşanan gelişmeler üzerine araştırmacı-yazar Faik Bulut Yeni Demokrasi Gazetesine verdiği röportajında “Şimdiki hükümet teknokrat hükümeti direkt Fransa ve ABD tarafından tayin edilmiş durumda, Macron Libya meselesinde bir iki hamle yaptı Yunanistan üzerinden. Avrupa’nın sözcüsü gibi davranmaya çalıştı. Almanya Doğu Avrupa’yı arka bahçesi gibi kullanırken Fransa Akdeniz’i arka bahçesi ve yaşam alanı olarak kullanma peşinde.” dedi

YD- Beyrut Limanı’nda büyük bir patlama yaşandı bu patlamayı ve yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

FAİK BULUT- Bu patlama, her türlü spekülasyona açık ama her türlü spekülasyon da muhtemel diyebiliriz. İsrail de patlatmış olabilir; Hizbullah’ın orada cephanelikleri de olabilir yani her şey mümkün. Beyrut Limanı ya da Beyrut’un kendisi için muhakkak şudur diyemiyoruz. Zaten açıklığa kavuşmuş bir şey de yok. Son suçlama yine öyle, -ama taraflardan birisi ki bu Hizbullah tarafı değil; Hizbullah’a karşı olan blok- otomatikman liman patlamasını da Hizbullah’ın üstüne yıkıyor. Yani “Hizbullah, bu patlamanın sebebidir” diyor. Aslında bir tarafta İsrail, Amerika, Suudi Arabistan gibi Petro-dolar şeyhlikleri, diğer tarafta Hizbullah, Suriye ve İran arasındaki bloklaşmanın kapışmasıdır. Bu patlamadan polisiye bir şey çıkaracağımıza, belki de “hepsinin bütünüdür” demeliyiz.

Bahsedilen patlama Hizbullah’ın elini Lübnan içinde zayıflattı. Şöyle zayıflattı; aslında Lübnan’da emekçilerin ayaklanması hatta “baldırı çıplakların”, en yoksulların yani en altta kalmışların kendiliğinden ayaklanmaları vardı. Başlangıçta Hizbullah, bunu olumlu karşıladı. Daha sonra baktı ki her kesim bu ayaklanmayı, Hizbullah’ın da içinde olduğu koalisyon hükümetine yani Hıristiyanların bir kolu yani Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın parti olarak bloku, Hizbullah, Emel (Şii) örgütünden oluşan siyasi bloka karşı kullanmaya başladılar, hatta kışkırtmaya başladılar. O zaman Hizbullah, elini eteğini halk kalkışmasından çekti, engellemeye çalıştı; belli bir yere kadar da önledi. Şimdi bir şey olur siz dersiniz ki sizin yüzünüzdendir yani böyle suçlama yaparsınız. Ama hayır burada özel olarak bu öfkeliler ve açlar hareketini; zincirlerinden başka kopartacak bir şeyi olmayanların hareketinden, bu sefer mezhepçilik, dincilik, (Hıristiyan-Müslüman; Sünni-Şii çatışması), etnik ayrımcılık (Maruni-Dürzi çatışması) üzerine bir kutuplaşma yaratıldı. Bu kutuplaşma Hizbullah’ı zor durumda bıraktı. Çünkü Hizbullah, söz konusu koalisyonun bel kemiğiydi ve Hizbullah’ın üyesi olan kişi, başbakanlık makamında oturuyordu. Lübnanlı egemenler, komprador burjuvazi açısından bu durum normal değildi; kurallara aykırıydı. Normalde ilk başbakan Hizbullah’ın müttefiki olan Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın damadıydı. Fakat çok fazla yolsuzluğa karıştığı ve bunlar skandal olduğu için mecburen istifa etti. O istifa edince de boşluk dolsun diye Hizbullah’ın adayı başbakan oldu. Hizbullah’ın adayının başbakan olması ise Lübnan tarihinde kabul edilemez bir şeydir. Çünkü Şiiler hep en aşağı görülen kesim. Hele hele Şiileri en radikal temsil eden Hizbullah’ın üyesi olması, komprador egemenler (Batııc Hıristiyan ve Suudi yanlısı Sünni işbirlikçiler) için iyice lanetli bir şeydir… Bu Hizbullah’ın Suriye ile birlikte IŞİD gibi İslamcı örgütlere karşı silahlı savaşı, aynı zamanda Körfez’in aleyhine çalışması… Hizbullah’ın Hariri grubuna karşı sert söylemlerde bulunması… (Suudileri, Körfez’dekileri temsil eden El Mustakbel grubu yani Müstakbel/Gelecek Partisi’dir, bu da Hariri grubudur) Hariri grubunun hem İsrail’e göz kırpması hem Arap gericiliği ile iş tutması -ki kendisi de egemen sınıfın bir parçasıdır. Sünni burjuvazinin hatta komprador burjuvazinin bir temsilcisidir. Dolayısıyla bunu böyle bir sınıf savaşından çıkartarak Sünni-Şii; Hristiyan-Müslüman karşıtlığına dönüştürmek istediler ve daha çok da Şiiler aleyhine kullandılar.

Onlar açısından normal yönetim tarzı şudur: Başta Fransa olmak üzere Lübnan’da sömürgecilerin koyduğu yasalarına göre; Cumharbaşkanı Hıristiyan egemenlerinden olur; başbakan, Müslümanlardan Sünnilerden olur; parlamento başkanı, nüfus olarak da baktığımızda Şiilerden olur; gerisine, yani Dürzilere de bakanlıklar verilir. Ama düşünün ki bir Şii birden başbakan oluyor. Egemenin de egemeni olan sınıflar bunları kabul etmiyor. Oysa Hizbullah da bir egemen sınıfı temsil ediyor, Emel (Şii) örgütü de bir egemen sınıfı temsil ediyor ama bunlar egemenin egemeni değil; ikinci dereceden egemen sınıflar sayılırlar. Dolayısıyla büyük patronlar tarafından kabul görmezler.

Hizbullah, bu noktada büyük bir hata yaptı; halkın o kalkışmasına, baldırı çıplakların, öfkelilerin bir hareketi diyerek sahip çıkayım derken, egemen bloklar daha aktif davranıp kitleleri Hizbullah aleyhine yönlendirince, Hizbullah jeopolitikten yola çıktı. Şöyle ki; jeopolitik açıdan bizim direngen cephe dediğimiz bloku yıpratmanın, buraya karşı mücadele etmenin bir parçası haline geldi. Dolayısıyla Hizbullah bu öfkeliler arasından kendi adamlarını çekti. Bu öfkeliler ve açlar hareketi içerisinde Hizbullah’ın tabanından çok sayıda kişi vardı, hatta Hizbullah’ı dinlemeyenler bile oldu. Hizbullah onların hepsini çekti, çekmenin ötesinde suçladı: “Bu ayaklanma emperyalistlerin kışkırttığı bir şeydir”, “Parayla bunları sokağa çıkartıyorlar” dediler. Yetmedi, Hizbullah bazı yerlerde de bunlara saldırdı. Polis ve asker gücünü kullandı çünkü Hizbullah’ın da Emniyet teşkilatı içinde çokça adamı var. Zaten hükümet ortağı olduğu için daha fazla inisiyatif aldı ve bunu devletin adına yaptı, devlet de şiddet aracı olduğuna göre…

Bu sefer, “Bakın hani Hizbullah kimsesizlerin sahibiydi, ne oldu?” şeklindeki söylemler kitle içerisinde çoğaldı. Hizbullah böylece epeyce bir puan kaybetti. Durum bu olunca, Hizbullah’ın sadece kemikleşmiş kitlesi kaldı. Kim yapmış olursa olsun bu liman patlaması olayı tam da o zamana denk düştü veya getirildi. Liman olayında da“Hizbullah’ın cephaneliği vardı” denilerek bu defa suçlama, örgütü baskı altına alarak ona silah bıraktırma operasyonuna dönüştürüldü. Hal böyle olunca, ABD başından beri neredeyse bir seneden fazla süren ayaklanma boyunca, “Biz bunu düzeltiriz. Ancak Hizbullah’ı koalisyon hükümetinden atarsanız, Hizbullah’ı hükümete katmazsanız, ona ambargo uygularsanız ve silah bıraktırırsanız; İran yanlılarına böyle yaparsanız, biz de size IMF’yi getiririz” dedi. ABD’nin diplomatları başından beri bunları söylüyorlar.

YD- Macron’un 1 Eylül’de Lübnan’a gidişi nasıl okunmalı? Fransa’nın Lübnan siyasetinin parçalı yapısından faydalanmaya çalıştığı söylenebilir mi?

FAİK BULUT- Fransa 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Lübnan’ı mandasına aldı. İşin ilginç tarafı 1 Eylül güya hem Lübnan’ın bağımsızlığının yüzüncü yılı; hem Osmanlı’nın çekilişinin yüzüncü yılı; hem Fransa’nın gelişinin yüzüncü yılıydı. Bir kere Macron’un geldiği tarih hem anlamlı hem problemli.

ABD çok fazla tereddütte kaldı… Evet, Lübnan’ın o komprador burjuvazisi dediğimiz kesimiyle iş tutuyor (Gerek Sünni kesimle Suudi üzerinden veya Suudi olmadan). Hem de özellikle Hıristiyan burjuvazisi üzerinden. Bu arada, Hıristiyanlığı, ayrımcılığın ve imtiyazcılığın temel argümanı haline getiren komprador burjuvazidir. Bunun üzerine boşluğun üstüne Fransa atladı. ABD, biliyorsunuz tereddütlerde; Akdeniz’de henüz tam tavır belirleyememiş; Libya meselesinde ve Suriye’de fazlaca ikircikli. Lübnan’da da böyle tereddüt etti. Dikkat edin Macron sadece Lübnan’a gitmedi. Macron mesela Mısır’a da gitti, Irak ile Ürdün’e de. Buralar ABD emperyalizminin boşluk bıraktığı yerler. Bu ABD emperyalizminin eskisi kadar hükmedemediğini göstermesi bakımından önemli; tereddütler var; sarsıntılar var. İşte Macron’un eski sömürgeci damarları kabardı.

YD- Fransa’nın bu çıkışı, Macron’un ülke içerisindeki durumuyla da ilgili mi?

FAİK BULUT- Macron ülkesinde krizde, popülerliği azaldı ve seçimlerde kaybedebilir. Libya meselesinde bir iki hamle yaptı Yunanistan üzerinden. Avrupa’nın sözcüsü gibi davranmaya çalıştı. Almanya Doğu Avrupa’yı arka bahçesi gibi kullanırken Fransa Akdeniz’i arka bahçesi ve yaşam alanı olarak kullanma peşinde. Macron, Mısır’a ve bir iki yere daha gitti. Bir de Lübnan’a da gelirken Amerika gibi kabaca ve tehdit ederek gelmedi. İyi polisi oynamaya başladı. Yani Amerika’nın tamamen terör listesine koyduğu Hizbullah’ı “bu” şekilde tanımlamadı; yeni bir hükümetin kurulması için Hizbullah temsilcisiyle görüştü. Buradaki mesele, Hizbullah’ı silahların elinden alıp küresel sistem nasıl içine çekerim taktiği.  Hizbullah çemberin dışına çıkmış, şunu çemberine içine çekelim bağlamında bir şeyler söylendi. Kısacası böyle Macron geldi. Macron kendince Avrupa’nın daha doğrusu Fransa’nın nispeten daha yumuşak şekilde sömürgeci şartlarını dayattı. Orada da simge; Macron’un Lübnan’ın meşhur şarkıcısı Feyruz ile görüşmesi oldu. Çünkü Feyruz, Lübnan’ın ortak paydası, birlik simgesi. Bir algı yönetimi olarak onunla görüştü. ABD bu süreçte Fransa ile uyum halinde olduğu yönünde demeçler verdi. Fakat alttan alta Fransa’nın o girişimlerinin hepsini baltalamak için elinden geleni yaptı. Yani mesela, Macron gelmeden önce ve geldikten sonra ABD’nin büyükelçisi televizyon televizyon gezerek “onların yapabileceği bir şey yok” anlamında ifadelerde bulundu. Özetle bu girişimlerin hepsini emperyalistlerin yeniden pay kapma kavgası olarak almak; emperyalistlerin arasında savaşlar olmasa da bu tür kavgalar/kapışmalar/mücadeleler olduğunu anlamak lazım.

Fransa’nın belki ABD’de yakaladığı en önemli açık şuydu; Trump şimdi Kasım ayı seçimleriyle ilgileniyor. Hemen hiç anlamadığı dış politikayı savunma bakanlığı ve dışişleri bakanlığına devretti. Savunma bakanlığı ve dışişleri bakanlığında güçlü olan kesim ise Siyonist lobi. Siyonist lobi oralarda çok güçlü. Bunlar da muhtemelen o Lübnan meselesini, bir şekilde Filistin meselesinin geri plana itilmesi hatta yok sayılmasına ve Lübnan’la İsrail’in barışması meselesine -yani uzlaşıp birbirilerini tanımaları meselesine bağlamaya çalışacaklar. Bu aynı zamanda İsrail’in bölgedeki plan ve projelerinin kabul edilmesi manasına geliyor ki -hani malum Birleşik Arap Emirlikleri İsrail ile son iki üç gündür birbirleriyle uzlaştılar, sözleşmeler yaptılar. Bu durum Arap dünyasının bölünmesi anlamına geliyor. Bir de bu yönüyle bakalım.

YD- Peki, patlamanın ardından içerisinde Hizbullah’ın da bulunduğu hükümetin düşürülmesi ve Mustafa Edip’in kurmakla görevlendirildiği yeni hükümette kesimler kimler?

FAİK BULUT- Feshedilen hükümetin -tekrar ediyorum, başbakanı Hizbullah’tandı fakat diğer bakanlıklar, 14 Mart bloku, 8 Mart blokunun -işte bu blokların; Hizbullah, Emel örgütü, cumhurbaşkanının partisinin-hükümetiydi (birkaç bağımsız da bakanlık almış olabilir). Şimdiki hükümet teknokrat hükümet adı altında direkt Fransa ve ABD tarafından tayin edilmiş durumda, bu anlamıyla bakarsanız buna sivil görünümlü bir Amerikan-Fransız sessiz darbesi diyebilirsiniz. Biraz daha derin baktığında bu hükümetin geliş sürecinde Lübnan’da darbe oldu denilebilir.

Hükümeti kuranların arkasına aldığı güce bakın, başbakan adayı Mustafa Edip büyük havalarda, danışmıyor. Kafasına göre veya hazırlanıp önüne konulmuş bir plana göre hareket ediyor. Parlamentodaki o partilerin sözcüleriyle görüşmesi yok. Cumhurbaşkanı bile diyor ki: “Kaç bakan olacak burada? Bakanlıkların dağılımı nasıl olacak? Hangisi hangi gücü temsil edecek? Hala bilmiyorum.”

YD- Peki bunun talimatını Cumhurbaşkanı Mişel Avn vermemiş miydi, nasıl bu kadar dışında kalıyor?

FAİK BULUT- O da mecbur, şundan dolayı mecbur yani lobi içerisinde lobi var. Geçmiş Lübnan Cumhurbaşkanları Kulübü diye bir lobi var. Baskı grubu. Bu grup ortak bir bildiri yayınlamış -egemenlere ABD’ye ve özellikle Fransa’ya yarayan bir şey. Diyor ki; cumhurbaşkanına “sen ne olursa olsun Başbakan’ın hükümet kurması için belirlediği listeyi imzala, boş bir kâğıda imzanı at Mustafa Edip altını doldursun.” İşte sorunun bir yanı da böyledir; parlamentodaki taraflar da memnun değil.

YD- Son olarak hala devam eden protesto eylemlerinin geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

FAİK BULUT- Halk ayaklanması, bir gidip bir geliyor, -biliyorsunuz bunlar spontanedir, kendiliğindendir. Nispeten içerisinde ufak tefek örgütlülükler var. Lübnan Komünist Partisi bir dönem özellikle güneyde ciddi bir şekilde örgütlü bir halk hareketi yürüttü -bunun bir kolu olarak ama o bütün Lübnan’ı kapsayamadı. Dolayısıyla spontane diyebilirsiniz, saman alevi gibi bir parlıyor bir sönüyor. Epey insan polisle çatıştı fakat bu eylemlerin ciddi bir stratejisi yok. Ciddi bir strateji olmadığında seferberliği nereden yapacaksın, önderliği nereden yapacaksın belli değil. Bu belli olmaması sadece o sınıf hareketinin kendiliğindenliğinden kaynaklanmıyor. Ne yazık ki özellikle İran ve Lübnan gibi çok mezhepli, çok dinli, çok etnikli bir yaşam tarzının anayasaya girmesinde kaynaklı bir tarafın dediğini diğer taraf kendine karşı olarak kabul ettiği için sınıf birleşemiyor.

image_pdf

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.